Geçen gün akşam haberlerini izlerken elimde kumanda, bir kanaldan diğerine geçiyordum. Aynı saat, aynı ülke, aynı gündem… Ama sanki her kanalda başka bir Türkiye anlatılıyordu. Bir kanalda her şey yolundaydı. Diğerinde ülke büyük bir çıkmazın içindeydi. Bir yorumcu aynı olayı “başarı” olarak anlatırken, başka bir yorumcu “felaket” diyordu. Bir süre sonra haberleri değil, yorumcuların birbirleriyle yarışını izlemeye başladığımı fark ettim. Televizyonu kapattım. Bu kez telefonumu elime aldım. Sosyal medyada dolaşırken de çok farklı bir manzarayla karşılaşmadım. Bu kez de herkes kesin konuşuyordu. Herkes elindeki bilginin doğru olduğuna inanıyordu. Herkes karşı tarafın kandırıldığını söylüyordu. O an kendi kendime şu soruyu sordum: Acaba gerçekten doğruyu bilen kim?
Belki de bugün yaşadığımız en büyük sorun budur. Bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolaylaştı ama doğru bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar zorlaştı. Eskiden insanlar gazeteleri beklerdi, akşam haberlerini izlerdi, mahallede konuşulanları tartışırdı. Bugün ise cebimizde taşıdığımız telefonlar saniyeler içinde binlerce haber, yorum, video ve paylaşımı önümüze getiriyor. Fakat bu kadar bilginin içinde hangisinin gerçek, hangisinin yorum, hangisinin propaganda olduğunu ayırt etmek her geçen gün daha da zorlaşıyor.
Üstelik farkında olmadığımız başka bir durum daha var. Sosyal medya bize dünyayı olduğu gibi göstermiyor; çoğu zaman ilgimizi çekeceğini düşündüğü içerikleri gösteriyor. Bir siyasi görüşe ait birkaç video izlediğimizde ertesi gün benzer videolar çıkıyor. Bir haberi beğendiğimizde aynı düşüncedeki hesaplar karşımıza geliyor. Bir süre sonra herkesin bizim gibi düşündüğünü sanabiliyoruz. Oysa belki de aynı anda milyonlarca insan tamamen farklı bir bilgi akışının içinde yaşıyor. İşte bu yüzden artık sadece haberleri değil, haberlerin bize nasıl ulaştığını da sorgulamamız gerekiyor.
Bütün bunların üzerine bir de seçim dönemleri geliyor. O zaman bilgi akışı daha da hızlanıyor. Her gün yeni bir iddia ortaya atılıyor. “Gizli anket elimize ulaştı.” “Çok güvenilir kulis bilgisi.” “Bu seçim bitti.” “Şu parti yükselişte.” “Bu lider gidiyor.” Birkaç saat sonra başka bir iddia geliyor ve bütün tablo değişiyor. Vatandaş ise bu bilgi yağmurunun ortasında hangi bilginin doğru, hangisinin tahmin, hangisinin propaganda olduğunu anlamaya çalışıyor.
Anketler de bu tartışmaların önemli bir parçası. Her hafta farklı sonuçlar açıklanıyor ve vatandaş doğal olarak “Hangisi doğru?” diye soruyor.
Aslında anketler, insanların o anki eğilimlerini ölçer. Ancak bu eğilimler zamanla değişebilir. Bazı seçmenler yıllardır aynı partiye oy veren sadık seçmenlerdir. Bazıları ise bugün verdiği cevabı, seçim günü farklı kullanabilir. Çünkü seçim sürecinde yaşanan gelişmeler, televizyon, sosyal medya, ekonomik olaylar ve yeni bilgiler insanların kararlarını etkileyebilir.
Bu nedenle bir anket, seçim sonucunu değil; anketin yapıldığı andaki tabloyu gösterir. Gerçek sonucu ise seçim günü sandığa atılan oy belirler.
Bir başka nokta ise ankete cevap veren insanların durumu. Araştırmacı telefon açtığında ya da kapıyı çaldığında insanlar o an bildikleriyle cevap verir. Peki bildiklerimizin ne kadarı gerçekten araştırarak ulaştığımız bilgilerden oluşuyor? Ne kadarı televizyonlardan geliyor? Ne kadarı sosyal medyadan? Ne kadarı arkadaş sohbetlerinden? Ne kadarı doğruluğunu hiç kontrol etmediğimiz paylaşımlardan? Belki de ankete cevap veren kişi, o an sahip olduğu bilgiler doğrultusunda spontane bir cevap veriyordur. Ancak seçim gününe kadar edineceği yeni bilgiler, bu tercihini tamamen değiştirebilir.
İnsan psikolojisi ilginçtir. Aynı cümleyi farklı yerlerde defalarca duyduğumuzda, zamanla onu sorgulamayı bırakabiliriz. Sürekli tekrar edilen bir bilgi, doğru olduğu için değil, sık duyulduğu için bize doğru gibi gelebilir. İşte bu nedenle seçim dönemlerinde duyduğumuz her cümleyi, gördüğümüz her grafiği ve izlediğimiz her videoyu biraz daha dikkatli değerlendirmek zorundayız.
Bütün bunları düşünürken aklıma siyasetin kendisi geliyor.
Her seçim döneminde benzer tartışmalar yaşanıyor. Dün aynı kürsüde konuşan insanlar bugün birbirlerini ağır sözlerle eleştiriyor. Bir zamanlar “yol arkadaşım” denilen isimler, kısa süre sonra “partiyi böldü”, “ihanet etti”, “davaya zarar verdi” sözleriyle suçlanabiliyor. İlginç olan ise bunun sadece bir partide yaşanmaması. Türkiye’nin yakın siyasi tarihine baktığımızda hemen her partide benzer örnekleri görmek mümkün. Demek ki mesele kişilerden çok sistemle ilgili.
Peki bir siyasetçi neden partisinden ayrılır?
Bunun tek bir cevabı yok. Belki fikir ayrılığı yaşıyordur. Belki partisinin ilkelerinden uzaklaştığını düşünüyordur. Belki yeni bir hareketin ülkeye daha faydalı olacağına inanıyordur. Belki yanlış hesap yapıyordur, belki de doğru. Dışarıdan bakarak insanların gerçek niyetini kesin olarak bilmek mümkün değildir. Bu yüzden birkaç manşete bakarak bir siyasetçiyi “kahraman” ya da “hain” ilan etmek bana doğru gelmiyor.
Ama bütün bu tartışmaların arasında konuşulmayan başka bir konu var.
Belki de asıl konuşmamız gereken konu…
Koltuk.
Bir milletvekili ya da belediye başkanı seçime tek başına girmez. Arkasında yıllarca çalışan bir parti vardır. O partinin il ve ilçe teşkilatları vardır. Kadın kolları vardır. Gençlik kolları vardır. Sandık görevlileri vardır. Mahalle temsilcileri vardır. Afiş asan gençler vardır. Broşür dağıtan insanlar vardır. Ev ev dolaşıp oy isteyen gönüllüler vardır. Kısacası bir seçim, tek kişinin değil; büyük bir ekibin ortak emeğiyle kazanılır.
Bir bina düşünün.
İnsanların ilk dikkatini çeken, görünen kısmıdır. Oysa o binayı ayakta tutan; temeli, kolonları ve görünmeyen taşıyıcı sistemidir. Bunlardan biri eksik olursa, en gösterişli bina bile sağlam kalamaz.
Siyasette de benzer bir durum vardır.
Seçilen kişi en görünür isimdir. Ancak onun arkasında yıllardır çalışan bir parti, teşkilatlar, gönüllüler ve o partiye güvenerek oy veren milyonlarca seçmen bulunur.
Peki bir siyasetçi seçildiğinde, bu başarı sadece ona mı aittir?
Yoksa onu aday gösteren partinin, yıllarca emek veren teşkilatların ve ona güvenerek oy veren seçmenlerin de bu başarıda önemli bir payı var mıdır?
Belki de tartışılması gereken asıl soru budur.
Türkiye’de milyonlarca insan oy verirken adayın adını bile bilmeden partinin amblemine oy veriyor. Elbette tam tersi de var. Sadece adaya güvenerek oy veren seçmenler de bulunuyor. Ama seçimlerin önemli bir kısmında parti kimliği belirleyici bir unsur olmaya devam ediyor.
İşte tam burada insanın aklına şu soru geliyor.
Seçildiği partiden ayrılan bir siyasetçi, o koltukta kalmaya devam etmeli mi?
Hukuken bunun cevabı belli. Milletvekilleri partilerinden ayrıldıklarında milletvekillikleri otomatik olarak sona ermiyor. Hukuk buna izin veriyor.
Peki etik açısından durum nasıl?
İşte burada toplum ikiye ayrılıyor.
Bir kesim, “Milletvekili artık bütün milleti temsil eder.” diyor.
Başka bir kesim ise, “O koltuk sadece kişiye ait değildir. Partiye güvenerek oy veren insanların da emeği vardır. Eğer ayrılıyorsan yeniden halkın karşısına çıkmalı ve aynı desteği bağımsız olarak da alıp alamayacağını göstermelisin.” görüşünü savunuyor.
Her iki görüşün de savunucuları var.
Belki de tartışılması gereken konu tam olarak budur.
Çünkü demokrasiler sadece kanunlarla değil, siyasi etik anlayışıyla da güçlenir.
Bugün başka bir soru daha sormamız gerekiyor.
Biz gerçekten kararlarımızı kendimiz mi veriyoruz?
Yoksa gün boyunca maruz kaldığımız bilgi akışı mı bize karar verdiriyor?
Bir haber, bir video, bir paylaşım ya da bir televizyon tartışması bizi ne kadar etkiliyor?
Desteklediğimiz siyasetçi aynı sözü söylediğinde alkışlıyor, sevmediğimiz biri söylediğinde reddediyor olabilir miyiz?
Hoşumuza giden anketleri doğru, hoşumuza gitmeyenleri yanlış ilan ediyor olabilir miyiz?
Belki de demokrasinin en önemli şartı sadece oy vermek değildir.
Doğru bilgiye ulaşmaya çalışmaktır.
Şüphe edebilmektir.
Araştırabilmektir.
Farklı görüşleri dinleyebilmektir.
Desteklediğimiz kişiyi gerektiğinde eleştirebilmektir.
Karşı taraftan gelen doğru bir sözü de sadece kim söyledi diye reddetmemektir.
Çünkü kişiler değişir.
Partiler büyür, küçülür.
İktidar değişir.
Muhalefet değişir.
Ama ilkeler kişilere göre değişmeye başladığında kaybeden sadece bir parti olmaz.
Kaybeden, demokrasinin kendisi olur.
Belki de artık tartışmamız gereken soru şudur:
Siyasette gerçekten önemli olan kişi midir?
Yoksa ilke mi?
Koltuk mudur?
Yoksa o koltuğu emanet eden millet mi?
Bu soruların tek bir cevabı olmayabilir.
Ama belki de güçlü bir demokrasinin en önemli özelliği, herkesin aynı cevabı vermesi değil; herkesin bu soruları özgürce sorabilmesidir.


