Eğer duygularımızın, hislerimizin veya anlamakta güçlûk çektiğimiz huzursuzluğumuzun dili olsaydı işimiz daha mı kolay olurdu ? Kontrolümüzün dışında patır patır dõkülseydi sızlanan tatminsiz yanımız .
Ya da düşünde olduğumuz sevincimizin dili olsaydı, nasıl betimlerdik şairliğimizin icra yõnünü ? İnce ruhdaşımın, sabırla şiir okuması ise yine kelimelere dõkülseydi,
evet sanat olurdu.
Şiir okuyalım mı?
Okuyalım. .diyoruz.
Farkinda mısın her geçen gün güzelleştiğimizin sıcaklığımızın?
‘ Dem’ e doğru yol alıyoruz sevgi huzmesinden.
Nazım ve Piraye’den duygudaşız.
Doğan Güneş in şiirinden bir pasaj geldi aklıma, “bazı düşlerimiz kar tanelerinin eriyerek suya karıştığı gibi eriyip gidiyor “
Eriyoruz bilmeden
ve
yıldırım düşüyor geceye, masumiyet müzesiyiz çok azımız kirli yeryüzünün, kirli insanına rağmen.
Meğer
ruhum düşüm
bedenim
çocuksu masumiyettir.
İstesem de büyüyemem, istesemde kirlenemem. Bazen kire tamah etsem bile, itici bir kuvvetin hacminden dile gelinmez kan kaybını yaşıyorum. Her seferinde õlüme demir atıyorum. Yine en çocuksu ve en ne olduğunu bilmemektir yaşamın.
Ya da
Yaşam nedir?
İki çocuğun, bir oyuncak için kavgasıdır. Yine oyuncağı olsun diye mız mızlanmaktır hayatın. Oyuncağa sahip olmak, onu korumaktır, var olmanın saçmalığı.
Bütün kaygı, hırs, mücadele, savaş, geçimsizlik bu saçmalığı amaçlıyor yeryüzünün tanrıları ve oluşturdukları gõksel tanrıları.
Peki ya kaybetme korkusuna ne denmeli bunca saçmalığın içinde ?
Doğaçlama hislerin gizemi mi , aşikårı mı ayrı muamma ?
ve çekici gizemdir.
Ruhu -daşım
sana armağandır
‘Yüreğim yüreğinin üstünde olsun “


