Sabah erkenden uyandım. Her zamanki gibi televizyonu açıp bir fincan kahve eşliğinde güne başlamaya hazırlanıyordum. Haber spikeri, sakin bir ses tonuyla Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde önemli bir kanunun kabul edildiğini söyledi.
İlk anda dikkatimi çeken bir şey olmadı.
Fakat spiker birkaç saniye sonra öyle bir cümle kurdu ki elimdeki fincanı yavaşça masaya bıraktım.
“Kanun, beş farklı siyasi partinin ortak oyuyla kabul edildi.”
Bir an ekrana öylece baktım.
Televizyonda Meclis görüntüleri vardı. Milletvekilleri sıralarından kalkıyor, birbirleriyle sohbet ediyor, gülümsüyor ve el sıkışıyordu.
Kendi kendime fısıldadım.
“Nasıl olur?”
Yıllarca birbirlerini en sert sözlerle eleştiren siyasi hareketler, nasıl olmuştu da aynı kanun için birlikte “evet” diyebilmişti?
Bu sorunun cevabını o günkü haberlerde bulamayacağımı hissettim.
Bilgisayarımı açtım.
Belki de cevap geçmişteydi.
Yıllar önce yayımlanan haberleri, köşe yazılarını, seçim dönemindeki manşetleri ve televizyon tartışmalarını tek tek incelemeye başladım.
Siyasi liderlerin konuşmalarını dinledim.
İktidarın açıklamalarını…
Muhalefetin eleştirilerini…
Yeni kurulan siyasi hareketlerin vaatlerini…
Saatler geçtikçe dikkatimi çeken ortak bir nokta vardı.
Herkes Cumhurbaşkanlığını konuşmuştu.
Herkes kimin kazanacağını tartışmıştı.
Herkes seçim gecesine odaklanmıştı.
Fakat neredeyse hiç kimse şu soruyu sormamıştı.
“Seçimden sonra Meclis nasıl oluşacak?”
Merak edip 2031 yılındaki Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin dağılımına baktım.
Tablo düşündüğümden çok farklıydı.
Hiçbir siyasi hareket tek başına ülkenin bütün önemli kararlarını alabilecek çoğunluğa sahip değildi.
Bir kanun çıkarılacaksa…
Önemli bir reform yapılacaksa…
Farklı siyasi partilerin aynı masada buluşması gerekiyordu.
İşte o an her şey anlam kazanmaya başladı.
Belki de yıllarca yanlış yarışı konuşmuştuk.
Cumhurbaşkanlığı elbette önemliydi.
Ancak ülkenin geleceğini belirleyen tek unsur o değildi.
Seçim gecesi sandıktan yalnızca bir Cumhurbaşkanı çıkmıyordu.
Aynı gece Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yeni yapısı da oluşuyordu.
Belki de asıl hikâye tam o anda başlıyordu.
Çünkü seçim meydanlarında verilen sözlerin hayata geçebilmesi, Meclis’te oluşan tabloya bağlıydı.
Bir siyasi hareket Cumhurbaşkanlığını kazanabilir.
Ancak Meclis’te yeterli çoğunluk oluşmadığında, ülkenin geleceğini ilgilendiren birçok konuda farklı siyasi hareketlerle birlikte hareket etmek zorunda kalabilir.
Aslında farklı siyasi görüşlerin bir arada bulunması, demokrasinin doğal bir parçasıdır.
Yeni partiler kurulabilir.
Eski ittifaklar sona erebilir.
Yeni iş birlikleri ortaya çıkabilir.
Bunların hepsi demokratik hayatın olağan akışıdır.
Fakat seçimden sonra ülkenin nasıl yönetileceğini belirleyen yalnızca seçim meydanlarında söylenen sözler değildir.
Asıl belirleyici olan, sandıktan çıkan Meclis tablosudur.
Belki de bundan sonra siyasi hareketlerin sadece…
“Kazanacağız.”
“Yönetime geleceğiz.”
“Yolumuza devam edeceğiz.”
demeleri artık seçmen için yeterli olmayacaktır.
Çünkü seçmen yalnızca bugünü değil, seçimden sonrasını da görmek ister.
Belki de artık seçim kazanmayı değil, birlikte yönetebilmeyi konuşmanın zamanı gelmiştir.
Tam bu hayalin içindeyken televizyonun sesi bir anda kesildi.
Gözlerimi açtım.
Meğer gördüklerimin tamamı geleceğe dair kurulmuş bir hayalmiş.
Takvim bugünü gösteriyordu.
Televizyonlarda yine aynı tartışmalar vardı.
Aynı tartışma programları…
Aynı iddialar…
Aynı polemikler…
Hiçbir şey değişmemişti.
Televizyonun sesini kıstım.
Bir süre sessizce düşündüm.
Sonra kendi kendime tek bir soru sordum.
Acaba biz yıllardır yanlış soruyu mu konuşuyoruz?
“Cumhurbaşkanı kim olacak?”
Belki de bunun yanında şu soruları da sormamız gerekiyordur.
“Meclis nasıl oluşacak?”
“Ülke seçimden sonra nasıl yönetilecek?”
“Farklı siyasi hareketler ortak meselelerde birlikte çalışabilecek mi?”
Çünkü bazen bir ülkenin geleceğini belirleyen şey, seçim gecesi atılan zafer sloganları değil; seçimden sonra kurulabilen ortak zemindir.
O gün televizyonu kapattım.
Odanın içinde derin bir sessizlik vardı.
Aklımda ise tek bir kelime kalmıştı.
Uzlaşma.


