Gecenin sessizliğinde bazen korkularımız da sessizce kapımızı çalar. Ne bir ses duyarız ne de birini görürüz. Ama içimizde oluşan o endişe, sanki gerçekten kapımızın önünde biri varmış gibi bizi rahatsız eder. İşte korku böyledir. Davetsiz gelir, zihnimizi meşgul eder ve en çok da kendimize güvenmediğimiz anlarda ortaya çıkar.
Ama bu hikâyede korkunun karşısına çıkan biri daha vardır: Cesaret.
Cesaret kapıyı açtığında çoğu zaman karşısında hiçbir şey bulamaz. Çünkü bizi günlerce, hatta aylarca korkutan birçok şey aslında sadece kafamızın içinde büyüttüğümüz düşüncelerdir. Gerçek sandığımız korkuların büyük bölümü, onlarla yüzleştiğimiz anda etkisini kaybeder.
Bu sadece bir benzetme değil, hayatın ta kendisidir.
Hepimizin korkuları vardır. Yeni bir işe başlamak, önemli bir karar vermek, hata yapmak, başarısız olmak ya da insanların bizi nasıl değerlendireceğini düşünmek… Bu korkular bazen bizi olduğumuz yerde durdurur. Hayallerimizi erteler, yapmak istediklerimizi sürekli yarına bırakırız.
Tam da burada cesaret devreye girer.
Cesaret, korkmamak değildir. Cesaret, korktuğun hâlde yoluna devam edebilmektir. Çünkü cesur insanlar da korkar. Onları farklı yapan şey, korkularının hayatlarını yönetmesine izin vermemeleridir.
İnsan hayatında korku aslında doğal bir duygudur. Binlerce yıl önce atalarımızı vahşi hayvanlardan ve tehlikelerden koruyan bu duygu, bugün de beynimizin bir parçası olarak görevini sürdürüyor. Kalbimizin hızla atması, nefesimizin sıklaşması ya da vücudumuzun gerilmesi tamamen kendimizi korumaya yönelik doğal tepkilerdir.
Ancak günümüzde bizi korkutan şeyler artık çoğu zaman gerçek bir tehlike değildir. Bir sınav, bir toplantı, bir konuşma yapmak ya da yeni bir başlangıç yapmak… Beynimiz bunları da bazen gerçek bir tehdit gibi algılar.
İşte bu yüzden çoğu zaman yaşanacak olaydan değil, o olayı kafamızda büyütmekten korkarız.
Düşündüğümüz en kötü senaryoların büyük bölümü ise hiçbir zaman gerçekleşmez.
Birçok insan geçmişte yapamadığı şeylerden çok, hiç denemediği şeyler için pişmanlık duyar. Çünkü korku onları ilk adımı atmaktan alıkoymuştur.
Oysa cesaret de tıpkı kaslarımız gibi geliştirilebilir. Küçük adımlarla başlar.
Belki uzun zamandır ertelediğiniz bir telefon görüşmesini yapmak…
Belki duygularınızı açıkça söylemek…
Belki yeni bir işe başvurmak…
Belki de yıllardır kurduğunuz bir hayalin peşinden gitmek…
Her attığınız adım, cesaretinizi biraz daha güçlendirir.
Psikoloji alanında yapılan araştırmalar da bunu destekliyor. İnsan korktuğu durumlarla kontrollü şekilde yüzleştikçe, zamanla beyni bu durumları daha az tehdit olarak görmeye başlıyor. Yani korkudan kaçtıkça korku büyüyor, yüzleştikçe ise küçülüyor.
Bilim insanları, beynimizin korkuyla ilgili bölümünün yaşadığımız deneyimlere göre değişebildiğini söylüyor. Bu da demek oluyor ki korkularımız kaderimiz değildir. Yeni deneyimler kazandıkça, beynimiz de yeni alışkanlıklar geliştiriyor.
Çevremizdeki insanların desteği de bu süreçte büyük önem taşıyor. Bize inanan, cesaret veren insanlar kendimize olan güvenimizi artırabiliyor. Bazen söylenen tek bir güzel söz bile uzun süredir korktuğumuz bir adımı atmamıza yardımcı olabiliyor.
Cesaret yalnız başına da gelişebilir ama destek gördüğünde çok daha hızlı büyür.
Günlük hayatta cesaret göstermek için kahraman olmaya gerek yoktur.
Bazen özür dilemek…
Bazen “Hayır.” diyebilmek…
Bazen yardım istemek…
Bazen de hata yaptığını kabul etmek en büyük cesarettir.
Hayat boyunca korkularımız tamamen yok olmayacak. Ama onları yönetmeyi öğrenebiliriz.
Unutmamak gerekir ki korku kapıyı her zaman çalabilir. Önemli olan, o kapıyı açacak cesareti kendimizde bulabilmektir.
Çünkü çoğu zaman kapıyı açtığımızda, bizi korkutan şeyin aslında orada olmadığını görürüz.


