Dolandırıcı kazandıkça güçlendiğini sanır. Oysa her yeni para, her yeni ortak ve her yeni mağdur arkasında biraz daha fazla iz bırakır.
Türkçede güzel bir söz vardır: “Ava giden avlanır.” Yani başkasının peşine düşen, başkasına tuzak kuran insan günün birinde kendisi de av olabilir. Dolandırıcılık işlerine baktığımızda bu sözün neden söylendiğini daha iyi anlıyoruz.
Kimse herhalde bir sabah kalkıp “Ben bugün büyük bir dolandırıcılık sistemi kuracağım” diye başlamıyor. Çoğu zaman iş küçük başlıyor. Bir fırsat çıkıyor, birinden para alınıyor, olmayan bir şey varmış gibi gösteriliyor veya birisi “Böyle para kazanılıyor, herkes yapıyor” diye akıl veriyor. Adam da bir kere deniyor. İlkinde tabii korkuyor. Kime ne söylediğini düşünüyor, paranın nereden geldiğine, nereye gittiğine dikkat ediyor. Telefon çalsa tedirgin oluyor. “Acaba adam şikâyet etti mi, polis gelir mi, banka sorar mı?” diye düşünüyor.
Sonra bakıyor ki hiçbir şey olmadı. Para geldi, cebinde kaldı. Kimse kapısını çalmadı. İşte bence asıl tehlike burada başlıyor. Çünkü ilk seferde kazandığı sadece para değil, aynı zamanda cesaret oluyor. “Demek ki oluyormuş” diyor.
Bir daha yapıyor. Sonra bir daha. İlk başta binlerle başlayan iş on binlere, yüz binlere çıkıyor. Bir kişiyken yanına başkaları geliyor. Biri müşteri buluyor, biri şirket açıyor, biri para işlerine bakıyor, bir başkası malı alıp satıyor. Bir bakmışsınız, birkaç yıl önce korkarak yapılan iş artık kocaman bir düzene dönüşmüş.
İşin garip tarafı, bir süre sonra adam kendisini dolandırıcı olarak bile görmemeye başlayabilir. Sabah kalkıyor, telefonlarını açıyor, çalışanlarıyla konuşuyor, toplantı yapıyor, para gönderiyor, para alıyor. Dışarıdan baktığınızda normal bir iş adamından pek farkı yok. Şirketi var, arabası var, çevresi var. Belki yanında çalışan onlarca insan var. Tek sorun şu: O düzenin temelindeki para hâlâ kandırılan insanların parası.
Para geldikçe insanın çevresi de değişiyor. Bir anda dostlar çoğalıyor. Herkes “Abi sen bu işi biliyorsun”, “Sen başka adamsın”, “Senin kafan farklı çalışıyor” demeye başlıyor. Bir süre sonra insan bunlara gerçekten inanıyor. Artık bugüne kadar şanslı olduğunu düşünmüyor, kendisini herkesten akıllı sanıyor.
Halbuki yakalanmamış olmakla akıllı olmak aynı şey değil.
İnsan aynı işi yüz kere yapınca ilk günkü korkusu da kalmıyor. İlk zamanlar her kelimesini düşünürken birkaç yıl sonra rahat rahat konuşmaya başlıyor. Eskiden güvenmediği insanlarla çalışıyor. Parasını, arabasını, evini göstermeye başlıyor. Çevresindeki insan sayısı arttıkça da kontrol zorlaşıyor.
Çünkü böyle işlerde mesele sadece sizin hata yapmanız değil. Yanınızdaki adam da hata yapabilir. Ortağınızla aranız bozulabilir. Para paylaşımında kavga çıkabilir. Bir çalışan yakalanabilir. Birisi kendisini dışlanmış hisseder, gider konuşur. Ya da dolandırdığınız insanlardan biri “Ben bu işin peşini bırakmayacağım” der.
Bazen koca bir sistemin çözülmesi için büyük bir olay bile gerekmez. Küçücük bir yerden başlanır: “Bu para nereden geldi?”
Sonra sorular devam eder. Nereye gitti? Kim aldı? Hangi hesaba geçti? O hesap kimin? Hangi şirket kullanıldı? Şirketin sahibi kim? Para oradan nereye gönderildi?
Para dediğiniz şey öyle buhar olup kaybolmuyor. Bir yerden çıkıp başka bir yere gidiyor. Hesaba giriyor, şirketten geçiyor, ev oluyor, araba oluyor, başka birinin üzerine geçiriliyor. Her işlem arkasında bir iz bırakıyor. Her yeni insan da bir şey bilen yeni bir kişi demek.
Dolandırıcı ise çoğu zaman bunun tersini düşünüyor. “İşim büyüyor, daha çok kazanıyorum” diyor. Doğru, kazancı büyüyor ama aynı zamanda onu batırabilecek insan sayısı da büyüyor. Beş kişiyle yapılan iş başka, elli kişiyle yapılan iş başka. Elli kişinin olduğu yerde elli ayrı ağız, elli ayrı karakter, elli ayrı sorun var.
Sonra bir gün işler tersine dönüyor.
Düne kadar başkalarının parasının peşinde olan adamın bu kez kendi parasının peşine düşülüyor. “Bu ev nereden geldi? Bu araba hangi parayla alındı? Bu şirketin sermayesi neydi? Bu hesaplara kim para gönderdi?” diye sorulmaya başlanıyor.
O zaman mesele sadece son yapılan iş de olmuyor. Yıllardır biriktirilen ne varsa hepsi ortaya dökülebiliyor. Evler, arabalar, şirketler, hesaplar, değerli eşyalar… Hatta yanında çalışan veya onunla iş yapan insanlar bile işin içine girebiliyor.
İnsan burada ister istemez düşünüyor: Peki sonunda ne kaldı?
Belki adam beş yıl kral gibi yaşadı. Belki on yıl çok güzel para harcadı. En iyi arabalara bindi, en güzel yerlerde tatil yaptı, restoranlarda masanın hesabını ödedi. Etrafında sürekli insanlar vardı. Dışarıdan bakan da “Adam hayatını yaşıyor” dedi.
Ama insanın aklına şu soru geliyor: Bir telefonla, bir ifadeyle veya eski bir ortağın konuşmasıyla her şeyin değişebileceği bir hayat ne kadar rahattır?
Tabii ki dürüst insan da parasını kaybedebilir. Şirketi batar, yanlış yatırım yapar, işleri bozulur. Hayatta hiçbir şeyin garantisi yok. Ama dürüst çalışan insanın en azından bir farkı vardır: Her sabah “Acaba bugün geçmişim karşıma çıkar mı?” diye düşünmek zorunda değildir.
Asıl merak ettiğim başka bir şey var. Bu insanlar neden bir yerde durmuyor?
Diyelim ki adam gerçekten çok para kazandı. Evi var, arabası var, bankada parası var. Tamam kardeşim, yeter. Al paranı, çekil kenara, normal bir hayat yaşa. Neden devam ediyorsun?
Çünkü galiba bir süre sonra mesele sadece para olmaktan çıkıyor. Kolay para insana tatlı geliyor. Parayla beraber çevre geliyor, itibar geliyor, herkes sizi arıyor, herkes masanıza oturmak istiyor. Bir de işin “Ben yine yaptım, yine kimse bir şey yapamadı” tarafı var. İnsan kendisini kazanan taraf olarak görmeye başlıyor.
İlkinde korkarak yüz bin kazanan adam, birkaç yıl sonra bir milyonu küçük görebiliyor. Çünkü insanın gözü de alışıyor. Dün büyük para dediği miktar bugün ona yetmiyor. Daha fazlasını istiyor. Daha fazla para geldikçe daha güçlü olduğunu düşünüyor.
Tam burada büyük hata yapılıyor: Şans, zekâ sanılıyor.
Oysa bu insanların arasında gerçekten zeki olanlar da var. İnsanları iyi tanıyorlar, güzel konuşuyorlar, ikna kabiliyetleri yüksek. Organizasyon kurabiliyorlar, bağlantı oluşturabiliyorlar, para yönetebiliyorlar. Bir sorun çıktığında hemen çözüm bulabiliyorlar.
Bazen düşünüyorum, aynı kafa ve enerjiyi düzgün bir işe verseler belki yine zengin olacaklar. Sadece biraz daha uzun sürecek. Çünkü dürüst yoldan kazanılan para genelde yavaş gelir. Şirket kurarsın, müşteri bulursun, vergi ödersin, zarar edersin, tekrar denersin. Beş yılda, on yılda bir şey oluşturursun.
Kolay para ise hızlı gelir. Fakat hızlı gelen paranın yanında hızlı büyüyen bir tehlike de gelir.
Dışarıdan biz genelde sadece güzel tarafını görüyoruz. Adamın Mercedes’ini görüyoruz, villasını görüyoruz, tatil fotoğraflarını görüyoruz. Yanındaki kalabalığı görüyoruz. “Vay be, adam yapmış” diyoruz.
Ama geceleri nasıl uyuduğunu bilmiyoruz.
Telefonu çaldığında ne düşündüğünü bilmiyoruz. Eski ortağıyla kavga ettiğinde aklından ne geçtiğini bilmiyoruz. Yanındaki insanların gerçekten dostu mu, yoksa para olduğu için mi yanında olduklarını bilmiyoruz.
Bir de o meşhur gün var.
Bir gün biri konuşuyor. Bir gün bir hesap inceleniyor. Bir gün bir mağdur vazgeçmiyor. Bir gün küçük görünen bir dosyanın içinden başka bir isim çıkıyor.
Sonra yavaş yavaş roller değişiyor.
Dün avını seçen adam bugün başkalarının radarına giriyor. Dün başkasının parasını takip edenin bugün kendi parası takip ediliyor. Dün insanların zayıf noktalarını araştıran kişinin bugün kendi zayıf noktaları aranıyor.
Ve belki de yıllarca başkalarını kandıran insan, en büyük kandırmacayı kendisine yapmış oluyor.
Çünkü kendisini hep avcı sanıyor.
Halbuki arkasında yıllardır bıraktığı izi görmüyor.
Ava giden avlanır derler ya…
Bazen avcının av olması için tek gereken, arkasına dönüp bıraktığı izlere bakmasıdır.


