Rakamların ardında aslında insanlar var. Yasa metinlerinin soğuk satırları arasında boşluklar, sokakta ise aynı acılar… Her yeni haber, toplumun en derin yaralarından birini yeniden yüzümüze vuruyor. İstatistik dediğimiz şeyler aslında bir hayat, bir aile, bir gelecek. Peki onca yasa, onca kampanya, onca “asla kabul edilemez” açıklamasına rağmen bu yara neden kapanmıyor?
Belki de sorunu sadece “kadın cinayeti” diye etiketlemek, asıl nedenleri görmemizi engelliyor.
Yasalar kağıtta kalıyor. Koruma kararları çoğu zaman hayatla buluşmuyor. Takipsizlikler, caydırıcılıktan uzak cezalar ve mağdurların yalnız bırakılması… Sistem olay olduktan sonra tepki veren bir refleks gibi.
Ekonomik bağımlılık şiddetin en büyük zincirlerinden biri. Birçok kadın, “gidecek yerim yok” diyerek şiddetin içinde kalıyor. Yoksulluk, şiddeti katmerliyor.
Zihniyet duvarı hâlâ en kalın engel. Kadını mülk, namus, erkeğin şahsi alanı olarak gören anlayış, en büyük zehir. “Aile birliğini koruma” gibi masum görünen söylemler, çoğu kez mağduru susturmaktan başka işe yaramıyor.
Dijital linç kültürü ise ayrı bir yara. Sosyal medyada mağdurlar değil, failler korunuyor. “Kıskançlık”, “tutku” gibi süslü kelimelerle şiddet romantikleştiriliyor.
Ve belki de en dikkat çekici olanı: müzikte gizlenen şiddet kodları.
Arabeskten halk müziğine, yıllardır tekrar edilen sözler:
“Sen benim değilsen, kimsenin de olamazsın.”
“Benim olmayanı başkasına yar etmem.”
“Seni başkasına bırakmam.”
Kulağa romantik geliyor, değil mi? Ama aslında kıskançlığı, sahiplenmeyi ve “ya benim olursun ya toprağın” anlayışını aşk gibi pazarlıyor. Çocukluktan itibaren bu sözlerle büyüyoruz. Damar müzik dediğimiz o şarkılar, efkarlandığımızda elimizin uzandığı ilk melodiler oluyor. Defalarca dinleyince, farkında olmadan içimize işliyor.
Her şey yolunda gidiyorsa mesele yok. O şarkılar sadece sözde kalıyor, duygusal bir melodiye dönüşüyor. Ama iş kalp kırıklığına, terk edilmeye, aldatılmaya geldiğinde… işte o zaman bu sözler bambaşka bir anlam kazanıyor. “Vurulmak, öldürmek, yakmak” derken davranışlarımız da şiddete kayabiliyor.
Sevgiyle başlayan bağ, bir anda nefretin gölgesine düşüyor. Oysa müzik teselli olmalı, öfkenin değil iyileşmenin dili olmalı. Şarkı sözüyle gerçek hayat arasındaki sınır, tam da burada bulanıklaşıyor.
Sorun şu: Şarkılarda masum görünen sözler, acıyla birleşince davranış biçimine dönüşebiliyor. Ve biz farkında olmadan sevgiyi şiddetle yan yana düşünüyoruz. Oysa sevgi, şiddetle var olamaz. Gerçek sevgi, kimseye zarar vermez; tam tersine yaşamı çoğaltır.
Çözüm çok katmanlı bir mücadele gerektiriyor:
Yasaların caydırıcı biçimde uygulanması…
Mağdurlara ekonomik bağımsızlık sağlanması…
Toplumsal cinsiyet eşitliğinin küçük yaşlardan itibaren öğretilmesi…
Sosyal medyada şiddeti romantikleştiren dile karşı net bir tavır alınması…
Ve en önemlisi, kültürün içindeki şiddet kodlarının sorgulanması.
Çünkü mesele yalnızca bireysel bir sorun değil. Hepimizi ilgilendiren, köklü ve kültürel bir dönüşüm gerektiren ortak bir yara bu.
Unutmayalım: Sevgi, sahiplenmek değil; yaşatmak demektir


