Şöyle düşün, bir gün uyanıyorsun ve sahip olduğunu sandığın her şey yok, evin gitmiş, paran gitmiş, telefonun yok, işin yok, statün yok, peki geriye ne kalır? Çoğu insan bu soruya hemen cevap veremez çünkü biz sadece yaşamıyoruz, aynı zamanda sahip olduklarımızla kendimizi tanımlıyoruz ve fark etmeden eşyaları kullanmaktan öte onlarla kimlik kuruyoruz. Ev artık sadece bir yer olmaktan çıkar, hayatın olur; para sadece bir araç değildir, gücün olur; iş sadece bir iş değildir, kimliğin olur ve bir süre sonra insan “ben” ile “sahip olduklarım” arasındaki çizgiyi kaybeder. Bu yüzden bir şey kaybettiğinde sadece bir eşya gitmiş gibi hissetmezsin, sanki içinden bir parça kopmuş gibi olur çünkü aslında kaybettiğin şey eşya değil, ona yüklediğin anlamdır. Oysa hayatın çok sade bir gerçeği vardır; hiçbir şey gerçekten senin değildir, her şey bir süreliğine elindedir ve zamanı gelince geri alınır. Bunu geç fark edenler kaybettikçe yıkılır, erken fark edenler ise kaybettikçe hafifler çünkü bilir ki sahip olmak başka, bağlanmak başka bir şeydir. Mesela biri arabasına zarar gelir diye geceleri huzursuz olurken bir başkası aynı arabaya sahip olsa bile onu sadece kullanır ve kafasında büyütmez ya da biri işini kaybedince “ben bittim” derken bir diğeri “sadece işimi kaybettim” diyebilir; fark burada başlar. İnsan çoğu zaman sahip olduklarını kendisi sanır ama gerçek çok daha basittir, seni ne paran tanımlar ne evin ne de unvanın, bunların hepsi gelir ve gider. Hayat dediğin şey aslında sahip olma yarışı değil, içinden geçilen bir yol gibidir, burada kalıcı değiliz sadece kısa bir süre duruyoruz. Bunu fark eden insan her şeye sahip olabilir ama hiçbir şeye bağımlı olmaz, çalışır, kazanır, yaşar ama içten içe bilir ki hiçbir şey onu tanımlamaz. Şimdi kendine dürüstçe sor, sahip olduğunu sandığın her şey senden alınsa geriye gerçekten sen kalır mısın?


