Türkiye’de iktidar hâlâ ayakta. Devlet çalışıyor, sistem yürüyor, kontrol elden bırakılmıyor. Ama bir şey eksik: Heyecan. İnsanları ileriye baktıran, “yarın daha iyi olabilir” dedirten o duygu yok.
Bugün iktidar yönetiyor ama sürükleyemiyor. Kurallar var, refleksler var, kriz anında devreye giren mekanizmalar var. Fakat bunların hiçbiri umut üretmiyor. İnsanlar artık yeni bir hikâye duymuyor, eski cümleleri tekrar tekrar işitiyor.
Sokakta hissedilen şu: “İdare ediliyor ama iyileşmiyor.” Hayat devam ediyor ama hafiflemiyor. İnsanlar sabrediyor ama inanmıyor. Bu da iktidarın en zayıf noktası haline geliyor.
Bir dönem iktidarı güçlü kılan şey, sadece kontrol değil, heyecandı. “Değişim”, “büyüme”, “yükselme” hissi vardı. Bugün bu kelimelerin yerini “denge”, “önlem”, “sabır” aldı. Bunlar yönetim için gerekli ama toplum için yeterli değil.
İktidarın dili de bu yorgunluğu yansıtıyor. Daha savunmacı, daha temkinli, daha sert. Bu dil, güven verir ama coşku yaratmaz. İnsanlar kendilerini yönetenlerden artık ilham değil, sadece sorunların daha da büyümemesini bekliyor.
Asıl risk burada başlıyor. Çünkü toplum uzun süre heyecansız yönetilmeye dayanmaz. İnsanlar bağırmasa bile içten içe kopar. Alkışlamaz ama sessizleşir. Sessizlik ise siyasette en tehlikeli haldir.
Bugün iktidar hâlâ güçlü olabilir. Ama güç, tek başına yetmez. Kontrol, bir noktaya kadar taşır. Sonrasında insanlar sadece şunu sorar: “Peki sonra?”
Türkiye’de iktidarın önündeki temel mesele muhalefet değil. Ekonomi kadar, hatta ondan daha fazla, anlam ve yön eksikliği. İnsanlar artık kimin yönettiğini değil, nereye gidildiğini bilmek istiyor.
Kontrol var.
Ama heyecan yok.
Ve bu boşluk, zamanla her şeyi ağırlaştırıyor.


