Hepimizin bildiği bir söz vardır: “Doğru soruyu sorarsan, doğru cevabı alırsın.” Kulağa basit geliyor ama aslında çok derin bir anlamı var. Çünkü hayatın birçok alanında sorun, cevaptan çok sorunun kendisidir.
Sorular sadece bilgi almak için sorulmaz. Bazen karşımızdakini düşündürür, bazen sohbeti açar, bazen de hiç fark etmediğimiz bir bakış açısını önümüze koyar. Aynı konu hakkında sorulan iki farklı soru, bambaşka cevaplar doğurabilir.
Mesela sadece “Eğlendin mi?” diye sormakla, “En çok hangi kısmı hoşuna gitti, neden?” demek arasında büyük fark vardır. İlki kısa bir “evet” ya da “hayır”la biter. İkincisi ise konuşmayı başlatır.
Kapalı sorular genelde net cevap almak içindir. “Oldu mu?”, “Bitti mi?”, “Var mı?” gibi… İş görür ama yüzeyde kalır. Açık sorular ise karşı tarafa alan tanır. Anlatmasını, düşünmesini sağlar. İşte gerçek sohbetler de orada başlar.
“İşinden memnun musun?” demek yerine,
“İşinin hangi tarafını seviyorsun, neyi değiştirmek isterdin?” demek…
“Bu konuda tecrüben var mı?” yerine,
“Bu alanda yaşadığın deneyimlerden biraz bahseder misin?” diye sormak…
Soru aynı konuya dokunur ama etkisi çok farklı olur.
Bu durum resmi yerlerde, doktorla konuşurken, iş görüşmelerinde hatta bir uzmana danışırken bile geçerli. “Yardım eder misiniz?” demekle, “Bu durumu çözmek için hangi yolları önerirsiniz?” demek arasında ciddi bir fark vardır.
Ama bir şey daha var: Soru sormak kadar dinlemek de önemlidir. Gerçekten dinlemeden sorulan soru, sadece sözde kalır. Karşı taraf konuşurken sabırsızlanmak, cevabı yarıda kesmek ya da zaten kafamızda bir cevapla dinlemek, sorunun gücünü boşa çıkarır.
İyi soru, iyi dinlemeyle tamamlanır.
Doğru sorular sormayı öğrenmek, hayatı daha iyi anlamanın yollarından biridir. İnsanları, olayları, hatta kendimizi… Bazen bir cevap bütün kapıları açmaz ama doğru bir soru açar.
Belki de bu yüzden, hayatta ilerleten şey cevaplar değil, sorulardır.


