İnsanlık bazen öyle sözler söyler ki, yıllar geçse bile etkisi geçmez. Çünkü o söz, sadece bir cümle değildir… Bir hayat kılavuzudur. İşte Viktor Frankl’ın söylediği şu söz de tam olarak böyle bir söz:
“Uyarıcı ile tepki arasında bir boşluk vardır. O boşlukta tepkimizi seçme özgürlüğümüz vardır. Tepkimizde büyümemiz ve özgürlüğümüz yatar.”
Bu cümle ilk okunduğunda basit gelebilir. Ama üzerinde biraz durunca insan şunu fark ediyor: Hayatımızın kaderi aslında çoğu zaman başımıza gelenlerde değil, bizim ne tepki verdiğimizde saklı.
Viktor Frankl sıradan biri değildi. O, Holocaust’tan sağ çıkmış bir nörolog ve psikiyatrdı. Yani hayatın en ağır acılarını yaşamış biri… Ama tam da o acıların içinden bir şey çıkarmayı başarmış biri. O yüzden söyledikleri sadece “kişisel gelişim cümlesi” değil; yaşanmış bir hayatın içinden gelen hakikattir.
Biz günlük hayatta çoğu zaman anlık hareket ederiz. Düşünmeden… Kendimizi kontrol etmeden… Bir şey olur ve içimizde bir ateş yanar. Sonra ağzımızdan kelime çıkar, elimiz hareket eder, yüzümüz sertleşir… Ve çoğu zaman iş işten geçmiştir.
Mesela trafikte biri önümüze kırsa…
Sinir bir anda yükselir.
Korna basarız. Küfür ederiz. Bazen el hareketi bile yaparız.
Ama Viktor Frankl’ın dediği şey tam burada başlıyor:
Ya bir saniye dursak?
Ya o bir saniyelik boşlukta düşünsek?
Belki adamın acil bir işi var. Belki hastaneye yetişmeye çalışıyor. Belki de gerçekten hatalı ama… bizim ona verdiğimiz sert tepki, bizim günümüzü de zehir ediyor.
İşte o boşluk dediği şey, “durup düşünme” alanıdır.
O alan özgürlüktür.
Çünkü insan o an şunu seçebilir:
- Bağırmayı seçebilir
- Susmayı seçebilir
- Kırmayı seçebilir
- Anlamayı seçebilir
- İntikamı seçebilir
- Affetmeyi seçebilir
Ve gerçek şu: Bir cümle bazen bir ilişkiyi bitirir.
Bir tepki bazen yıllarca kapanmayacak yara açar.
O yüzden insanın en büyük gücü “haklı olmak” değildir.
İnsanın en büyük gücü bazen kendini tutabilmektir.
Bu sadece büyük olaylarda geçerli değil. Günlük hayatta da geçerli.
Evde çocuğumuz bir şey döker, hemen bağırırız.
Eşimiz bir kelimeyi yanlış söyler, hemen yükseliriz.
İş yerinde biri bizi eleştirir, hemen savunmaya geçeriz.
Ama o boşluk var ya… O boşlukta insan şunu sorabilir:
“Ben şimdi bunu neden böyle yaptım?”
“Gerçekten buna değer mi?”
“Bu tepki beni nereye götürüyor?”
“Ben nasıl bir insan olmak istiyorum?”
Çünkü Frankl’ın sözünde asıl derinlik burada:
Biz hayatın kurbanı değiliz. Biz sadece tepki veren canlılar değiliz.
Biz seçim yapabilen varlıklarız.
Ve felsefi olarak mesele şuna dayanıyor: Özgürlük nedir?
Özgürlük her istediğini yapmak mı?
Yoksa kendini yönetebilmek mi?
Çoğu insan özgürlüğü dışarıda arar.
Ama Frankl bize şunu söylüyor: Asıl özgürlük içeridedir.
Duygularına rağmen doğru olanı seçebilmektir.
Frankl’ın kurduğu “Logoterapi” yaklaşımı da burada devreye girer. Bu yaklaşımın temelinde “anlam” vardır. İnsan anlam bulmadığında boşluğa düşer. Umutsuz olur. İçten içe tükenir. Ama insan hayatına anlam kattığında, zorluklar bile daha katlanılabilir hale gelir.
Ve işte o “uyarıcı ile tepki arasındaki boşluk” bize anlamı seçme fırsatı verir.
Hayatı bilinçle yönetme fırsatı verir.
Bu yüzden Viktor Frankl’ın mesajı zamansızdır. Bugün de geçerlidir, yarın da geçerli olacak. Çünkü insanlar değişse de, insanın içindeki öfke, korku, kırılganlık ve acele değişmiyor. Ama değişebilecek bir şey var: farkındalık.
Her gün birçok kez o boşluğa giriyoruz.
Bazen farkında olmadan geçip gidiyoruz.
Ama bir gün fark etmeye başladığımızda hayatın yönü değişiyor.
Çünkü insan tepkiyi seçmeyi öğrenince büyür.
Ve büyüyen insan, hem kendini hem çevresini daha az yakar.


