Zamanın yetmediğini hissettiğiniz oluyor mu?
Gün başlar başlamaz bitmiş gibi…
Bir işi bitirirken diğeri başlar, nefes almaya bile fırsat kalmaz.
Lea’nın hikâyesi de tam olarak böyle başlıyor.
Lea, uluslararası bir şirkette çalışan, işini seven ama sürekli koşturan genç bir yöneticiydi. Takvimi dolu, yapılacaklar listesi hiç bitmiyordu. Toplantılar, e-postalar, projeler…
Bir süre sonra kendini bir hamster çarkında koşuyormuş gibi hissetmeye başladı.
Bir cuma sabahı, küçük bir hata yüzünden neredeyse ağlayacak hale geldiğinde şunu fark etti:
Böyle devam edemezdi.
O gün radikal bir karar aldı.
Bir ay izin…
Telefon yok, e-posta yok, sürekli ulaşılabilir olma hali yok.
Dağlarda, sakin bir yerde geçirdiği bu sürede zaman adeta yavaşladı.
Lea yürüyüş yaptı, kitap okudu, düşündü, durdu.
Ve şunu fark etti:
Hayatta önemli olan, bir günde kaç iş yaptığımız değil;
kaç anı gerçekten yaşadığımızdır.
İşe döndüğünde hâlâ aynı işteydi ama kendisi değişmişti.
Önceliklerini yeniden belirledi, mola vermeyi öğrendi ve anın kıymetini fark etti.
Peki bu hikâye bize ne söylüyor?
Bugün birçok insan sürekli zaman baskısı altında yaşıyor.
Hayat hızlanıyor, biz de onun peşinden koşuyoruz.
Ama zaman yetmediğinde yapılabilecek bazı basit ama etkili şeyler var.
Öncelik belirlemek bunların başında geliyor.
Her şey aynı anda önemli değildir.
Bazı işler bekleyebilir.
Zamanı gerçekçi planlamak gerekir.
Bir işi ne kadar sürede yapabileceğimizi çoğu zaman yanlış hesaplarız.
Mola vermek lüks değil, ihtiyaçtır.
Durmadan çalışmak verimi artırmaz, düşürür.
Aynı anda birçok iş yapmaya çalışmak ise genellikle zaman kazandırmaz; tam tersine hata sayısını artırır.
Ve en önemlisi:
Her şeyi mükemmel yapmak zorunda değiliz.
Bazen %80 yeterince iyidir.
Zaman, sahip olduğumuz en değerli kaynaklardan biri.
Onu yönetmeyi öğrenmediğimizde, o bizi yönetmeye başlar.
Belki de bazen durup şunu sormak gerekir:
Gerçekten zaman mı yetmiyor,
yoksa biz mi kendimize hiç zaman bırakmıyoruz?
Düşünmeye değer.


