Her sabah aynı manzara: Kalabalık duraklar, tıka basa dolu otobüsler, metrobüs koridorlarında birbirine sürtünerek ilerleyen insanlar… Türkiye’de toplu taşıma, artık sadece bir ulaşım aracı değil; milyonlarca insanın sabrını, dayanıklılığını ve psikolojisini test eden bir sınav haline geldi.
Günün en güzel vakti olan sabah, birçok çalışan için bitmeyen bir işkencenin başlangıcı. Henüz gün ışımadan yola çıkıyorlar; saatlerce süren yolculukların ardından işyerine vardıklarında, günün yarısını zaten yolda tüketmiş oluyorlar. Eve dönüşte de aynı çile, aynı yorgunluk…
Toplu taşımada yaşanan bu kalabalık, aslında şehrin derinleşen sorunlarını da gösteriyor: Yetersiz planlama, artan nüfus, pahalı özel ulaşım seçenekleri ve sürekli ertelenen altyapı yatırımları. İnsanlar, hayallerini kurdukları yaşamı değil, bir “sıkışıklık düzenini” yaşıyor.
Bir ülkenin gelişmişliğini ölçmek için gökdelenlere ya da devasa projelere bakmaya gerek yok. Asıl ölçü, vatandaşın sabah işe giderken yaşadığı yolculuğun kalitesindedir. Çünkü yolculuk yalnızca mekânlar arasında değil; umutla çaresizlik arasında da yapılır.
Açık Soru:
Toplu taşıma çilesi yalnızca bir “alışkanlık” olarak mı kalacak, yoksa gerçekten insan onuruna yakışır bir ulaşım sistemi kurmak için siyasi irade gösterilecek mi?


