Bazı insanlar vardır, çok konuşurlar.
Bir de bazıları vardır, onların sözleri adeta bir ayna gibidir. Çünkü söyledikleri yüksek sesli ya da bilmişçe gelmez; önce içe işler, sonra dışarı çıkar. Onların cümleleri savunmadan değil, refleksle değil, içsel bir açıklıktan gelir. Ve insan hemen hisseder: İşte burada, önce kendini dinleyen, sonra başkasını ikna etmeye çalışan biri konuşuyor.
Böyle insanları unvanlarından ya da diplomalarından değil, konuşma biçimlerinden anlarsınız. Daha çok da sustukları anlardan. Yanıt vermeden önce durduklarında. Ya da tereddüt ettiklerinde – bu tereddüt bir güvensizlikten değil, bir saygıdan kaynaklandığında. Ve çoğu zaman öyle şeyler söylerler ki, her konuşmada duyulmaz, ama kalpte uzun süre kalır.
Birisi aniden şöyle diyebilir:
“Seni anlıyorum, her ne kadar farklı düşünsem de.”
Ve o anda her şey değişir.
Artık mesele doğru ya da yanlış değildir. Daha iyi bilmek değil, daha iyi anlamaktır. Bu cümleler zırh taşımaz, açıklık taşır. İşte güçleri de buradadır.
Bugünün dünyasında çoğu zaman en hızlı cevap en iyi cevap sanılıyor. En yüksek ses duyuluyor, en ikna edici olan kazanıyor. Ama düşünen, farkında olan insanlar başka bir kuralı izliyor: Bir fikre sahip olmak, duvar örmek demek değildir. Bir kapı açmaktır – başkalarının da içeri girebileceği bir kapı.
Ve onlar şunu söyleyebilir:
“Belki kendimi doğru ifade edemedim.”
Bu cümle toplantılarda nadir, ilişkilerde ise adeta mucize gibidir. Çünkü bu sadece “bir daha denemeye hazırım” demek değildir; aynı zamanda “yanlış anlaşılmanın sorumluluğunu alıyorum” demektir.
Böylesi küçük görünen cümleler aslında çok güçlüdür. Öğretmez, bağ kurar. Çünkü orada biri vardır ki, sadece haklı olmak istemez, gerçekten oradadır.
Farkındalığı yüksek insanlar, kendi tetik noktalarını da bilir. Onları bahane olarak değil, farkındalık olarak dile getirirler. “Bu söz bende bir şey tetikledi.” Ne saldırı, ne dram… Sadece gözlem. Dürüst, uyanık, cesurca. Ve bu cesaret çoğu zaman küçümsenir, oysa hiç kolay değildir insanın kendini bu kadar açık görmesi.
Duygusal zekâ üzerine yapılan araştırmalar da bunu gösteriyor: Kendi iç süreçlerinin farkında olan insanlar daha açık, daha dikkatli ve daha başarılı iletişim kuruyorlar – hem işte hem özel hayatta. Çünkü onlar başkalarının da dürüst olabileceği güvenli alanlar yaratıyor.
Bir tartışmada şöyle sorabilirler:
“Az önce fazla mı oldum?”
Bu ne geri çekilmedir ne de suçluluk. El uzatmaktır. Anlaşmaya davettir.
Ya da kaosun ortasında şunu diyebilirler:
“Bana biraz düşünme zamanı ver.”
Ve böylece konuşmaya derinlik katarlar, sadece hız değil.
Çoğumuzda ise böyle bir durma tuşu yok. Okulda, işte, ilişkilerde hep hızlı cevap vermeye zorlandık. Oysa o durma tuşu, sağlıklı iletişimin en önemli aracıdır. Ve öğrenilebilir.
Başlamak için küçük bir soru yetebilir:
“Bugün beni en çok ne etkiledi – ve neden?”
Kendini geliştirmek için değil, içeriye şefkatli bir bakış için.
Çünkü amaç her zaman mükemmel tepki vermek değildir. Daha sık bilinçli tepki verebilmektir.
Her şeye bir cevap bulmak değil; bazen dinlemenin daha önemli olduğunu fark etmektir.
Ve belki de tek bir cümle yeter bunu göstermeye:
“Yanılıyor olabilirim – ama anlamak istiyorum.”
Böyle konuşan bir insan sadece sohbetleri değil, ilişkileri de değiştirir. Bazen de kendisini.
Belki de ihtiyaç duyduğumuz sessiz devrim budur: Daha yüksek değil, daha net konuşan; daha sert değil, daha yumuşak; daha ikna edici değil, daha dürüst olan insanlar.
Ve belki de bu devrim şu düşünceyle başlar:
Her söylediğin mükemmel olmak zorunda değil. Ama her söylediğin gerçek olabilir.
Çünkü içten gelen sözler, er ya da geç, dışarı çıkar – bazen de doğrudan kalbe ulaşır.


