Bir zamanlar bir kafede tanışan genç bir çift düşünün: Seda ve Tolga… Daha ilk bakışta aralarında bir elektrik var. Konuşmaları bitmiyor, saatlerce aynı masada otursalar sıkılmıyorlar. Birbirlerinin gözlerinde kayboluyorlar. Karşısındaki insanın en küçük huyu bile onlara şirin geliyor.
O ilk zamanlarda insan sevdiği kişiye yüzde seksen “iyi taraflarıyla” bakar. Hatta bazen öyle bir bakar ki, o kişi sanki dünyadaki en doğru seçimmiş gibi gelir. Elbette kusurlar vardır, küçük hatalar vardır, ama onlar sadece yüzde yirmidir. Hem zaten insan o yüzde yirmiyi görse bile önemsemez. Çünkü kalan yüzde seksen ağır basar.
Sonra yıllar geçer. Sözler verilir, evler paylaşılır, hayat birlikte kurulur. Ama tam da burada başka bir şey başlar: gündelik hayat… Rutin… Sorunlar… Yorgunluk…
Bir zamanlar kahkahalarla dolu konuşmalar azalır. Mesajlar kısalır. İlgi azalır. Yerini sessizlik alır. Tatlı sözlerin yerini eleştiri alır. Eskiden “ne kadar tatlı bir huy” denilen şey, şimdi “ne kadar sinir bozucu” diye görülmeye başlar.
Ve insan kendine şu soruyu sorar: “Ne oldu bize?”
Aslında bu, birçok çiftin yaşadığı çok tanıdık bir durumdur. Çünkü ilişkilerde zamanla bir şey değişir: odak değişir. Önceden gördüğümüz yüzde seksen geri plana düşer. Küçük hatalar, küçük eksikler, yani o yüzde yirmi giderek büyür. Bir süre sonra sanki her şey o yüzde yirmiden ibaretmiş gibi gelir.
İnsan bir bakar ki, sevdiği kişiye artık sevgiyle değil, kontrolle bakıyor. Detay arıyor. Yanlış arıyor. Eksik arıyor. Ve günlük hayat bunu besliyor. Çünkü yorgun bir insan, genelde güzel şeyi değil, rahatsız edeni fark eder.
Bilim tarafına bakınca da bu değişimin tamamen “normal” olduğu söyleniyor. İlişkinin başında hepimizin yaşadığı o “pembe gözlük” hali zamanla azalıyor. İlk zamanlarda beynimizde ve bedenimizde bazı hormonlar daha yoğun çalışıyor. Özellikle yakınlık ve bağ kurma duygusunu artıran hormonlar devreye giriyor. Bu da doğal olarak karşı tarafı daha ideal görmemize neden oluyor.
Ama zaman geçtikçe o yoğun duygu hali azalıyor. Hayat rutine bağlanıyor. Artık karşımızdaki insanın gerçek karakteri daha net görünmeye başlıyor. Eskiden “tatlı bir huy” gibi gelen şey, şimdi “alışkanlık” gibi görünmeye başlıyor. Bazen de “batmaya” başlıyor.
Bir de insan beyninin kötüye daha fazla dikkat etme özelliği var. Bu aslında eski bir savunma mekanizması. Tehlikeyi fark etmek için beynimiz olumsuzu daha güçlü kaydeder. O yüzden ilişkide küçük bir kötü deneyim, bazen on tane güzel deneyimi gölgede bırakabilir.
İşte burada tehlikeli bir döngü başlar:
Bir kez olumsuza odaklanınca, her yeni olay daha da olumsuz görünür. Sonra o yüzde yirmi büyür, büyür… Bir gün gelir, sanki yüzde seksen olur. Ve bir zamanlar “çok seviyorum” dediğin insan, gözüne batmaya başlar.
Peki bu kader mi? Aşk gerçekten böyle mi kaybolur?
Hayır. Bu kaçınılmaz değil.
Çünkü burada yapılması gereken şey aslında zor değil ama bilinç ister: zihni yeniden ayarlamak. Kendimize “ben şu an neye odaklanıyorum?” diye sormak. Sadece eleştiren gözü değil, hatırlayan gözü de tekrar açmak.
İnsan bazen oturup şunu düşünmeli:
“Ben bu insana neden âşık oldum?”
“Beni en çok ne etkiledi?”
“Onun hangi tarafı bana iyi geliyordu?”
Bu sorular basit ama güçlü sorulardır. Çünkü ilişki bitmez çoğu zaman… sadece üstü kapanır. Sevgi kaybolmaz çoğu zaman… sadece görünmez olur.
Bir ilişkiyi ayakta tutan şey büyük sürprizler değildir. Küçük şeylerdir. Küçük jestler… küçük iyi niyet… küçük bir “seninle gurur duyuyorum”… küçük bir gülümseme… küçük bir teşekkür…
Bazen bir çay koymak…
Bazen gün içinde bir mesaj atmak…
Bazen “bugün nasılsın gerçekten?” diye sormak…
Bunlar ilişkiyi yeniden canlandırır. Çünkü sevgi, büyük sözlerle değil; günlük davranışlarla yaşar.
O yüzden asıl mesele şudur:
Yüzde yirmi, yüzde sekseni boğmasın.
Kusurlar elbette var. Hep olacak. Ama sevdiğin insanın iyi tarafları da hâlâ orada. Kaybolmadı. Sadece hayatın koşturmacasında üstü örtüldü.
Aşkın kaybolduğu yer çoğu zaman kalp değil… dikkattir. İlgidir. Görmektir.
Eğer biz tekrar görmeyi seçersek… tekrar saygıyı seçersek… tekrar kıymet bilmeyi seçersek… aşk gündelik hayatın içinde bile ayakta kalır. Hem de daha derin bir şekilde.
Çünkü ilk aşk heyecanlıdır… ama olgun aşk güçlüdür.
Ve fırtınaya dayanabilen sevgi, zaten gerçek sevgidir.


