Bir gün parkta bir bankta iki yaşlı adam oturuyordu: Kemal ve İhsan… İkisi de emeklilik yaşını çoktan geçmişti ama hayata bakışları birbirinden tamamen farklıydı. Aynı yaşta olsalar da biri hayata ışık gibi bakıyordu, diğeri ise sanki içinden yavaş yavaş sönüyordu.
Kemal, yıllardır içinde bitmeyen bir merak taşıyan insanlardan biriydi. Gençliğinde sadece çalışıp eve gitmemişti; gezmişti, görmüştü, denemişti. Farklı hobiler edinmişti, yeni şeylere bulaşmaktan hiç korkmamıştı. Yaşı altmışları geçmişti ama zihni hâlâ gençti. Çünkü onun bir alışkanlığı vardı: öğrenmeye devam etmek.
Kemal kitap okur, seminerlere gider, yeni insanlarla tanışırdı. “Artık yaşlandım, yeter” demeyi hiç sevmezdi. Çünkü ona göre insan sadece okulda öğrenmezdi. İnsan hayatın içinde öğrenirdi. Bazen bir sohbetten, bazen bir yolculuktan, bazen yeni bir beceriden…
Emekli olduktan sonra bile kendine yeni hedefler koymuştu. Bir gün müzik aleti öğrenmeye karar veriyordu, başka bir gün resim yapmayı deniyordu. Online kurslara bakıyor, yeni bilgilerle zihnini canlı tutuyordu. Gençlerle bir araya geliyordu; onlardan da öğreniyordu. Hatta çevresindeki birçok insan ona şaşkınlıkla bakıyordu:
“Sen zaten emeklisin, niye bu kadar uğraşıyorsun?”
Ama Kemal’in cevabı basitti: “Hayatın sırrı merakı kaybetmemekte. İnsan kendini geliştirmeyi bırakırsa içten içe durmaya başlar.”
İhsan ise tam tersiydi. O yıllarca aynı düzenin içinde yaşamıştı. Güvenli bir işi vardı, aynı saatler, aynı rutin… İş çıkışı dinlenir, ertesi güne hazırlanırdı. Kendini çok zorlamazdı. Yeni şeylere heves etmezdi. Her şey “idare eder”di.
Derken emekli oldu.
İş bittiğinde İhsan’ın içi boşaldı. Çünkü hayatını dolduran şey aslında hayalleri değil, rutiniymiş. Sabah kalkınca yapacak bir şeyi kalmamıştı. Giyinmenin anlamı yoktu. Hazırlanmanın anlamı yoktu. Nereye gidecekti ki?
Hava güzelse parka gidip aynı banka oturuyordu. Sessizlik içinde saatler geçiyordu. Zaman uzadıkça uzuyor, gün bitmiyor gibiydi. Gençler yanından geçip gidiyor, kimse onunla konuşmuyordu. İhsan kendini görünmez hissediyordu.
Bir gün Kemal’e baktı. Aynı yaştaydılar ama Kemal’in içinde hâlâ enerji vardı. İhsan dayanamadı, iç çekerek sordu:
“Kemal… Bunu nasıl yapıyorsun? Ben işim olmayınca yolumu kaybettim gibi hissediyorum. Sanki yönüm kalmadı.”
Kemal gülümsedi ve çok net bir cümle söyledi:
“İhsan, asla geç değil. Bilgi yolculuğu bitmez. Sen de hâlâ yeni şeyler keşfedebilirsin.”
Bu söz İhsan’ın içine biraz su serpti. Çünkü düşündü: “Zaten kaybedecek ne var?” Ve küçük bir adım attı. Kolay değildi ama başladı. Önce ufak şeyler… Sonra biraz daha büyük… Zamanla yeni ilgi alanları buldu. Yeni insanlarla tanıştı. Yeniden hayata karıştı. Ve en önemlisi: içinde yeniden bir canlılık oluştu.
İhsan’ın değişimi bir anda olmadı ama oldu. Çünkü öğrenmeye başlayınca insanın içinde bir şey hareketleniyor. İçinde bir “neden olmasın?” duygusu uyanıyor.
İşte tam bu yüzden ömür boyu öğrenmek sadece kişisel bir tercih değil; bir hayat biçimi.
Yeni bir kitap okumak… Yeni bir şehir görmek… Yeni bir konu araştırmak… Bir insanla konuşup başka bir bakış açısı duymak… Bunların hepsi öğrenmektir. Öğrenmek sadece sınav hazırlığı değildir. Öğrenmek, insanın zihnini canlı tutmasıdır. Kendini tazelemesidir. Hatta bazen kendini yeniden keşfetmesidir.
Bugün dünya çok hızlı değişiyor. Teknoloji değişiyor, iş dünyası değişiyor, insanlar değişiyor. Bu kadar değişen bir dünyada ayakta kalmak için insanın da kendini güncellemesi gerekiyor. Yoksa hayata yetişemiyor.
Ama işin en güzel yanı şu: öğrenmek için hiçbir yaş geç değil.
İnsan kaç yaşında olursa olsun başlayabilir. Çünkü bilgi, her yaşta insanı büyütür. Öğrenmek, sadece “bilmek” değildir; aynı zamanda “anlamak”tır. Kendini, hayatı, insanları… Daha doğru okumaktır.
Üstelik ömür boyu öğrenmenin topluma da etkisi büyüktür. Öğrenen insan üretir. Üreten insan geliştirir. Gelişen toplum daha güçlü olur. Merak eden toplum daha yaratıcı olur. Yeni fikirlere açık olan toplum daha hızlı çözüm bulur.
Ayrıca öğrenmek bizi daha anlayışlı yapar. Farklı kültürleri, farklı düşünceleri tanıdıkça empati artar. İnsan sadece kendi penceresinden bakmaz, başka pencereleri de görür. Böyle bir toplumda kavga azalır, hoşgörü artar.
Kısacası ömür boyu öğrenmek, insanı hem diri tutar hem de hayata bağlar. Kemal ve İhsan bize şunu gösteriyor: Yaş sınır değildir. Asıl sınır, insanın kendi içine koyduğu “ben yapamam” duvarıdır.
O duvarı yıkmak için de bazen sadece bir şey yeter: yeniden merak etmek.


