Deprem dediğimiz şey yalnızca toprağın altındaki fay hatlarında olmaz. Bazen cebimizde, bazen mutfak masamızda, bazen market rafında sessizce yaşanır. Türkiye’de enflasyon artık günlük yaşamın en büyük depremi haline geldi.
Dün aldığınız ürünün fiyatı bugün farklı. Peynirin, zeytinin, ekmeğin, hatta en sıradan temizlik malzemesinin etiketleri, sanki borsa ekranı gibi sürekli değişiyor. İnsan sabah uyandığında “bugün param bana ne kadar yetecek” sorusunu sormak zorunda kalıyorsa, orada ekonomik istikrar değil, bir tür güvensizlik vardır.
Marketteki bu görünmez dalgalanma, sadece bütçeleri değil, psikolojileri de sarsıyor. Vatandaş artık ürünün fiyatını ezberleyemiyor, ay sonunu planlayamıyor, geleceğe dair güvenini kaybediyor. En kötüsü de şu: Enflasyon rakamlarını tartışırken, markete her girdiğinde umudunu biraz daha kaybeden milyonlarca insanın duygusu göz ardı ediliyor.
Ekonominin asıl dengesi, büyüme tablolarında değil; evin mutfağında, pazar torbasında, maaş gününden sonraki ilk alışverişte saklıdır. Eğer bir toplumun büyük kısmı market raflarının önünde çaresizlik yaşıyorsa, orada gerçek deprem işte budur.
Açık Soru:
Enflasyon yalnızca sayılarla mı ölçülmeli? Yoksa insanların yaşam kalitesi, kaybolan güveni ve her gün markette yaşadığı belirsizlik de bu hesabın en büyük parçası değil mi?


