Bir kafede oturduğunuzu düşünün. Kahvenizi bekliyorsunuz. Yan masadaki kişiyle göz göze geliyorsunuz. Hava hakkında küçük bir yorumla başlayan sohbet, bir anda yolculuklara, müziğe, kitaplara kayıyor. Bir bakmışsınız, az önce hiç tanımadığınız biriyle gerçek bir bağ kurmuşsunuz.
İnsanı iyi hissettiren bir şey bu. Ama neden?
Çünkü insan doğası gereği meraklıdır. Yeni hikâyelere, yeni bakış açılarına açtır. Tanımadığımız biriyle konuşmak, hiç açmadığımız bir kitabı elimize almak gibidir. Karşımızdaki insan, bizim hiç yaşamadığımız deneyimleri, hiç düşünmediğimiz fikirleri taşır.
Ama mesele sadece merak değil. İnsan sosyal bir varlıktır. Dijital dünyada sürekli bağlantıdayız ama yüz yüze kurulan bir sohbetin yerini hiçbir mesaj tutmaz. Bir gülümseme, bir bakış, bir kahkaha… Bunlar ekranda olmaz. Gerçektir. Samimidir.
Günlük hayatın temposunda hep aynı yüzleri, aynı yolları, aynı cümleleri görürüz. Yabancıyla yapılan bir sohbet bu döngüyü kırar. İnsanı canlandırır. “Başka türlü de bakılabiliyormuş” dedirtir.
Bir de işin özgüven tarafı var. Sizi hiç tanımayan birinin söylediklerinizi ciddiye alması, dinlemesi, değer vermesi insanın içini ısıtır. “Benim de sözüm var” hissini güçlendirir.
Bilim de bunu destekliyor. Yeni bilgilerle, yeni düşüncelerle karşılaşmak beyni harekete geçirir. Öğreniriz, gelişiriz. Yani bu sohbetler sadece sosyal değil, zihinsel bir yatırımdır.
Kim bilir, belki de hiç beklemediğiniz bir anda ortak bir ilgi alanı yakalarsınız. Aynı müziği sevdiğinizi, aynı şehirleri gezdiğinizi fark edersiniz. O an, sıradan bir sohbet olmaktan çıkar.
Elbette herkes aynı değildir. Herkes yabancılarla konuşmayı sevmez. Kimileri daha içe dönüktür, daha dar bir çevrede derin bağlar kurmayı tercih eder. Bu da gayet normal.
Ama şunu inkâr edemeyiz: Bir tren yolculuğunda, bir kuyrukta ya da bir kafede yapılan güzel bir sohbet, hayatın küçük ama değerli mutluluklarından biridir.
Bizi birbirimize bağlar.
Ve hatırlatır: Ne kadar farklı olsak da, konuşmak hâlâ en güçlü köprüdür.


