Bir şehrin en büyük sınavı, sadece yollarının genişliği ya da gökdelenlerinin yüksekliği değildir. Asıl sınav, sokakta yürüyen bir çocuğun, parkta oturan bir kadının ya da gece geç saatte eve dönen bir işçinin hissettiği güven duygusudur.
Tulsa’daki son olaylar, parklarda yaşanan saldırılar sonrası halkın topluca güvenlik toplantısı düzenlemesini gündeme taşıdı. Bu küçük örnek bize aslında büyük bir soruyu hatırlatıyor: Toplumda korku mu, yoksa güven mi daha hızlı yayılır?
Çünkü güvenlik, sadece polis devriyeleri ya da kameralarla sağlanan teknik bir mesele değildir. Güvenlik, insanların birbirine bakışında, “iyi misin?” diye sormasında, mahallelinin dayanışmasında başlar.
Ama gerçek şu: Korku da dayanışma kadar hızlı yayılır. Bir söylenti, bir sahte haber, bir “orada saldırı olmuş” fısıltısı, anında panik yaratabilir. Beynimiz tehlikeye odaklıdır; hayatta kalma içgüdüsü bizi alarma geçirir. İşte bu yüzden korku, toplumda zincirleme bir reaksiyon yaratır.
Öte yandan, dayanışmanın etkisi farklıdır. Bir komşunun diğerine kapısını açması, yabancıların parkta birbirini kollaması, gönüllü grupların ortaya çıkması güveni yeniden inşa eder. Psikologların söylediği gibi: Acı paylaşıldığında azalır, güven paylaşıldığında artar.
Bu yüzden kritik soru şudur:
Biz şehirlerimizi korkunun gölgesinde mi inşa edeceğiz, yoksa güvenin ortak ışığında mı?
Belki de güvenlik kameralarından önce ihtiyaç duyduğumuz şey, birbirimize yeniden bakabilmek, “yalnız değilsin” diyebilmek. Çünkü gerçek güvenlik, devletin protokollerinde değil, toplumun kalbinde başlar.



