Eskiden zamanın yettiğini hatırlıyoruz. Gün içinde yorulurduk ama bugünkü gibi tükenmiş hissetmezdik. Şimdi ise gün daha başlamadan yorgunluk hissi var. Çünkü dünya hızlandı. Teknoloji hızlandı, bilgi akışı hızlandı, beklentiler hızlandı. İnsan ise aynı insan kaldı.
Her şeyin “hemen” olması bekleniyor. Mesajlara anında cevap vermek, hayatla ilgili kararları hızlıca almak, başarılı olmak, mutlu olmak, toparlanmak… Yetişemediğimizde ise durup sistemi sorgulamak yerine kendimizi suçluyoruz. Daha planlı olsaydım, daha güçlü olsaydım, daha disiplinli olsaydım diye düşünüyoruz. Oysa sorun çoğu zaman bireysel değil, yapısal.
İnsanın zihninin ve duygularının bir ritmi var. Bu ritim makine gibi çalışmıyor. İnsan durmaya, anlamaya, sindirmeye ihtiyaç duyuyor. Ancak hız artık bir değer haline geldi. Yavaşlık tembellik gibi görülüyor. Düşünmek vakit kaybı sayılıyor. Oysa hızlandıkça derinlik kayboluyor.
Dünya koşarken insan nefes nefese kalıyor. Ama asıl tehlike bu yorgunluğun sıradanlaşması. Herkesin yorgun olması kimseye garip gelmiyor artık. Tükenmişlik neredeyse normal bir ruh hali gibi kabul ediliyor. İşte sorun tam da burada başlıyor.
Belki de insanın yetişmesi gereken yer dünya değil. Belki de dünyanın biraz yavaşlamaya ihtiyacı var.


