Hiç araba kullanırken sadece dikiz aynasına bakarak gittiğiniz oldu mu? Olmaz. Çünkü hayatın asıl akışı önümüzde akar. Direksiyon oraya döner, kararlar orada verilir, tehlike de fırsat da orada çıkar. Dikiz aynası sadece “kontrol etmek” içindir. Sürekli bakmak için değil.
Ama hayatın garip tarafı şu: Araba kullanırken bunu biliriz, yaşamın içinde ise çoğu zaman unutuyoruz.
Lisa adında genç bir kadın vardı. Her sabah işe aynı yoldan giderdi. Aynı sokaklar, aynı ışıklar, aynı görüntüler… Ve o yolda nedense gözü sık sık dikiz aynasına kayardı. Aynaya baktıkça sadece arkasını değil, geçmişini de düşünürdü. “Eskiden böyle olsaydı… şunu yapmasaydım… bunu deseydim… keşke o gün başka karar verseydim…” diye diye zihnini yiyip bitirirdi.
İnsan bazen kendini bir düşünceye kilitler. O düşünce dönüp dolaşıp aynı yere gelir. Geçmişi düzeltmeye çalışır. Ama acı gerçek şudur: Geçmişi ne kadar düşünürsen düşün, hiçbir şey değişmez. Çünkü geçmiş, sadece hatırlanır… yeniden yazılamaz.
Bir gün Lisa yine aynı yolda giderken daha önce hiç görmediği bir adamla karşılaştı. Orta yaşlı, sakin yüzlü, öyle çok dikkat çekici biri değildi ama Lisa nedense bakmadan edemedi. Adam sanki Lisa’nın içinden geçenleri biliyormuş gibi yaklaştı ve hiç beklemediği bir şey söyledi:
“Geçmişini sürekli sorgulamak zorunda değilsin.”
Lisa şaşkına döndü. Çünkü kimseye bir şey anlatmamıştı. Ama adam devam etti. Sesi sert değildi, nasihat verir gibi de değildi. Daha çok insanın içini yatıştıran türden bir sakinlik vardı:
“Geçmişte seçtiğin yol, seni bugüne getirdi. O gün verdiğin kararlar seni bugünkü sen yaptı. O zaman belki başka biriydin. Şimdi başka birisin. Şimdi artık geriye değil, önüne bakmalısın. Çünkü gelecek, hâlâ senin elinde. Değişim istiyorsan küçükten başla. Memnunsan da anın tadını çıkar. Ama gözünü geleceğe çevir. Çünkü asıl yol orada.”
Lisa bu sözleri hiç unutamadı. Adam konuştu ve gitti. Lisa ise o an ilk defa şunu fark etti: Evet… söyledikleri doğruydu. Çünkü geçmişe bakmak, bazen sadece üzülmek değil; hayatı kaçırmak demekti.
O günden sonra Lisa küçük bir karar aldı. Büyük bir devrim yapmadı. Hayatını bir gecede yıkıp yeniden kurmadı. Sadece işe giderken farklı bir yol denedi. Sadece bir güzergâhı değiştirdi.
Ama o küçük değişiklik, onun dünyasını büyüttü.
Yeni dükkânlar gördü. Yeni yüzler tanıdı. Yeni sokaklara girdi. Yeni bir enerji yakaladı. Bir şey değişmişti: Artık gözleri yolda değil, ufuktaydı. Geçmişe değil, bugüne ve yarına bakıyordu.
Elbette geçmiş değersiz değildir. Geçmiş bize ders verir, şekil verir, bazen bizi korur. Bize “bir daha aynı hatayı yapma” der. Ama geçmişin görevi budur zaten: öğretmek. Yönetmek değil. Geçmiş bizi yönettiğinde, insan kendi hayatının sürücüsü olmaktan çıkar, sadece “keşke”lerin yolcusu olur.
En büyük tehlike şudur: Fazla geçmişe takılı kalınca, önümüzde duran fırsatları göremeyiz. Oysa hayat her gün yeni bir sayfa açar. İnsan ise bazen o yeni sayfayı okumak yerine, eski sayfayı tekrar tekrar okur. Halbuki tekrar okumak bazı şeyleri anlamamıza yardım eder… ama orada takılı kalmak bizi tüketir.
Şunu da kabul etmek gerekiyor: Değişim her zaman büyük adımlarla gelmez. Bazen küçük şeyler insanı yerinden oynatır. Yeni bir hobi… farklı bir yürüyüş yolu… biriyle kurulan kısa bir sohbet… daha erken kalkıp kendine biraz zaman ayırmak… Bunlar küçük gibi görünür ama insanın iç dünyasında büyük kapılar açar.
O yüzden belki de en doğru tavsiye şudur: Dikiz aynasına gerektiği kadar bak… ama yolunu önüne göre çiz.
Geçmiş, yazılmış bir bölümdür. Bitmiştir. Ama gelecek hâlâ yazılmayı bekler. Ve o kalem hâlâ bizim elimizdedir.


