“Denemek okumaktan üstündür” sözü hepimizin kulağına tanıdık gelir. Büyükler sık sık söyler, bazen bir hatanın ardından, bazen de “boş konuşma, kalk yap” der gibi… Aslında bu söz, yıllardır insanların hayat tecrübesinden süzülüp gelen basit ama güçlü bir gerçeği anlatır: Öğrenmek sadece kitapla olmaz. İnsanın elini taşın altına koyması, denemesi, yanılması, tekrar denemesi gerekir.
Bugün eğitim ve bilim çok ilerledi. Her şeyin araştırması var, bilgisi var, kitabı var. Peki bu kadar bilgi varken hâlâ “denemek” neden bu kadar önemli? Hatta daha da net soralım: Bu söz hâlâ geçerli mi? Cevap çok açık: Evet, hem de fazlasıyla geçerli.
Çünkü insan beyni sadece dinleyerek ya da okuyarak değil, yaşayarak gelişir. Yeni bir şey denediğimizde beynimiz adeta “uyanır.” Daha önce kullanmadığımız bağlantılar devreye girer. Bilim insanları buna beynin kendini yenilemesi ve şekillendirmesi anlamında “nöroplastisite” der. Yani beyin, yeni bir şey yaptıkça kendini yeniden kurar. Bu yüzden sadece oturup okumak başka bir şeydir, kalkıp uygulamak bambaşka bir şey.
Bir şeyi teoride bilmek ile gerçekten yapmak arasında büyük bir fark vardır. Kitap size “bisiklet böyle sürülür” diyebilir ama ilk bindiğinizde dengeniz bozulur. Size “insan ilişkileri böyle yürür” denebilir ama gerçek hayatta bir cümle bile her şeyi değiştirebilir. İşte deneme dediğimiz şey, hayatın içindeki gerçekleri bize öğretir.
Denemenin en önemli tarafı ise şudur: Hata yaptırır. Ama kötü anlamda değil… Geliştiren anlamda. Çünkü hata, öğrenmenin en doğal parçasıdır. İnsan hata yapınca durup düşünür. “Nerede yanlış yaptım?”, “Başka nasıl yapabilirim?” diye aramaya başlar. Bu arayış da insanı büyütür. Sadece okuyan kişi her şeyi doğru sanabilir. Ama deneyen kişi, işin içindeki tuzakları da görür, zorlukları da fark eder. Bu sayede gerçek öğrenme başlar.
Bir de işin yaratıcı tarafı var. Denemek, insanı sadece “bilgili” yapmaz; aynı zamanda “üreten” hale getirir. Yeni yollar, yeni çözümler, yeni fikirler… Bunların çoğu masa başında düşünerek değil, uygularken ortaya çıkar. Birçok icat, birçok buluş, birçok büyük ilerleme aslında birinin “bir deneyeyim” demesiyle başlamıştır. Deneme cesareti olmayan toplumlar gelişemez. Çünkü gelişim dediğimiz şey, biraz da risk alabilmektir.
Tabii burada yanlış anlaşılmasın: Bu “okumayın, araştırmayın” demek değildir. Tam tersine… En doğru yol, okumakla denemeyi bir arada götürmektir. Yani bilgi temel olacak, deneme de o bilgiyi hayata çevirecek. Çünkü sadece okumak insanı yarım bırakır, sadece denemek de insanı dağınık yapabilir. Ama ikisini birleştiren kişi gerçekten güçlenir. Hem ne yaptığını bilir, hem de yapabildiğini görür.
Sonuç olarak “Denemek okumaktan üstündür” sözü, sadece bir atasözü değil; insan beyninin ve öğrenme sisteminin de desteklediği bir gerçektir. Denemek beynimizi geliştirir, hatalardan ders aldırır, yaratıcılığı artırır ve insanı daha esnek hale getirir. Dünya her gün değişiyor. Bu kadar hızlı değişen bir dünyada ayakta kalmak istiyorsak sadece bilgi yetmez; o bilgiyi uygulama cesareti de gerekir.
Belki de bu yüzden bu söz hâlâ yaşıyor. Çünkü insanı en çok geliştiren şey, mükemmel olmak değil… Denemeye devam etmektir.


