Her gün milyonlarca ton gıda çöpe gidiyor. Market raflarından, restoran tabaklarından, evdeki buzdolabına kadar… Tüketmediğimiz, değerini bilmediğimiz yemekler, bir anda atık haline dönüşüyor.
Ama aynı anda, dünyanın başka bir köşesinde milyonlarca insan açlıkla mücadele ediyor. Çocuklar yetersiz beslenmeden dolayı hayatını kaybederken, biz soframızdaki artığı düşünmeden çöpe atıyoruz.
Burada sorulması gereken kritik soru şu: Gerçek kriz kıtlık mı, yoksa adaletsiz dağılım mı?
Üretilen gıda, dünya nüfusunu doyurmaya fazlasıyla yetiyor. Ancak lojistik zincirindeki kayıplar, tüketim alışkanlıkları ve “daha çok sat, daha çok tüket” anlayışı yüzünden bu kaynaklar adil şekilde paylaşılamıyor.
İsraf sadece ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda ahlaki bir mesele. Çünkü çöpe attığımız her lokma, aslında açlıktan kıvranan birinin yaşayabileceği bir gün demek.
Peki çözüm nerede? Daha az tüketmek mi, daha adil paylaşmak mı, yoksa üretim-tüketim zincirini kökten değiştirmek mi?
Belki de asıl mesele, tabağımıza gelen her lokmaya yeniden değer vermekte gizli.



