Altın parlar, ama herkesi aynı şekilde ısıtmaz. Kimi için birikimdir, kimi için son çaredir, kimi içinse sadece vitrinden bakılan bir hayal. Aynı altın, aynı ülkede bile insanlara bambaşka şeyler anlatır.
Bazı evlerde altın “yarın başımıza ne gelir bilinmez” demektir. Çekmecede saklanan bir bilezik, zor gün için tutulur. Kimseye söylemeden, kimseye güvenmeden… Çünkü yaşanmışlıklar öğretmiştir: Para uçar, altın elde kalır. Kriz gelince herkesin diline aynı soru düşer: Altın almalı mıyım? Bu soru çoğu zaman kazanç hesabı değil, ayakta kalma refleksidir.
Başka evlerde ise altın sadece düğün fotoğraflarında kalır. Takılır, bakılır, sonra unutulur. Hatıradır, anıdır. Hayat zaten daha düzenlidir; altına tutunmaya gerek yoktur. Çünkü düzen vardır, güven vardır, yarın korkusu yoktur.
Altına bakış, cebin doluluğundan çok yaşananlarla ilgilidir. Hayatı boyunca kriz görmüş, işi gitmiş, borçla boğuşmuş insan altına başka bakar. Onun için altın sessizdir ama sadıktır. Konuşmaz, söz vermez ama yarı yolda da bırakmaz.
Bir de kadınlar için altın vardır. Bilezik çoğu zaman süs değildir. “Gerekirse satarım” demektir. “Kimseye muhtaç olmam” demektir. Sessiz bir güçtür. Kimsenin bilmediği ama ihtiyaç anında hayata tutunan bir dayanak.
Ama herkesin altını yoktur. Bazıları için altın sadece kuyumcu camından görünen bir ışıktır. Günlük derdi olan, ayı nasıl kapatacağını düşünen insan için altın bir yatırım değil, ulaşılmaz bir kelimedir. İşte asıl sorun burada başlar.
Aynı ülkede, aynı altın; birine güven, diğerine hayal oluyorsa burada eşitsizlik vardır. Altın bu yüzden sadece bir maden değildir. Kimin güvende olduğunu, kimin olmadığını sessizce gösteren bir aynadır.
Altın değişmez. Ama hayatlar değişir.
Ve altının anlamını belirleyen şey onun parlaklığı değil, insanların yaşadıklarıdır.


