Alaska’da masaya oturan iki lider vardı. Ama aslında masada oturan sadece Putin ve Trump değildi; masada Batı’nın çelişkileri, Doğu’nun meydan okuması ve küresel siyasetin koca bir ikiyüzlülüğü vardı.
Putin’in yüzündeki memnuniyet, aslında bir şeyin göstergesiydi: O artık Batı tarafından davet edilen, ağırlanan, konuşulan bir liderdi. Zirveden bir barış çıkmadı, ateşkes çıkmadı, ama Putin’in ihtiyacı da bu değildi. Onun için en önemli şey sahnenin ortasında yer almak, kameraların önünde boy göstermekti. Bu, diplomatik bir kazanım değil, psikolojik bir üstünlüktü.
Trump’a gelince… Onun gözünde bu buluşma, belki de bir “ticari pazarlık” gibiydi. Ukrayna için “bir anlaşma yapmalısınız” demesi, aslında Amerika’nın yıllardır kurduğu müttefiklik bağını tek cümleyle pazarlık masasına koymasıydı. Bu, siyaset değil, tüccar mantığıydı.
Ve işin asıl ironisi şuydu: Dünya basını, bu zirveyi “tarihi buluşma” diye tanımladı. Oysa tarihe geçecek tek şey, iki liderin birbirine bakarken verdiği mesajdı:
– Biri “Artık Batı’da da ben varım” dedi.
– Diğeri “Her şeyin bir pazarlığı yapılabilir” dedi.
Gerçek şu ki, Alaska’da barış masası kurulmadı; Alaska’da gerçeğin tiyatrosu sahnelendi. Ve seyirciler, salonu terk ederken herkes kendi hakikatini gördü: Kimine göre bu bir umut ışığı, kimine göre ise büyük bir yanılsama.
Açık Soru:
Sizce Alaska’daki bu buluşma gerçekten bir barışın kapısını mı araladı, yoksa sadece iki liderin kendi gündemlerini güçlendirdiği bir sahne mi oldu?


