Herkes yorgun. Herkes uykusuz. Sabah işe yetişmek için çalan alarmla başlayan gün, gece yarılarına kadar süren ekran başı mesaisiyle kapanıyor. Peki bu sadece bireysel bir sorun mu, yoksa aslında toplumsal bir kriz mi?
Araştırmalar gösteriyor ki modern şehir hayatı, insanlara uykusuzluğu adeta “zorunlu yaşam tarzı” gibi dayatıyor. Daha fazla çalış, daha fazla üret, daha fazla tüket… Ama daha az uyu.
Bir yandan ekonomik sıkıntılar, uzun mesai saatleri, geçim derdi; öte yandan sosyal medya ve dijital bağımlılık. İnsanların zihni hiç susmuyor. Yatakta beden yatıyor ama zihin hâlâ hesap yapıyor, bildirim okuyor, gelecek kaygısıyla dönüp duruyor.
Oysa uzmanlar uyarıyor: Uykusuzluk sadece yorgunluk değil, bağışıklık sisteminden ruh sağlığına kadar her şeyi zedeliyor. Daha çok çalışmak için uykudan çalıyoruz ama aslında verimimizi düşürüyoruz.
Peki asıl kriz nerede?
Ekonomide mi, yoksa uykuda? Geçim sıkıntısı çözülse bile, ekran ışıkları ve “her an ulaşılabilir olma” baskısı bizi yine uykusuz bırakacak mı? Yoksa uyku, modern çağın en büyük kayıp değeri mi oldu?
Belki de asıl soru şu: Bir toplum, uykusunu kaybettiğinde, aslında neyi kaybediyor?


