Hayatta öyle şeyler vardır ki o kadar sessiz başlarlar ki, farkına bile varmayız. Bir el sıkışması, tanıdık bir bakış, küçük bir ortak sır… ve işte tam orada, arada bir yerlerde güven filizlenir. O, bir gecede büyüyen yabani ot gibi değil; sayısız gün doğumuna ihtiyaç duyan, köklerini derinlere salan narin bir ağaç gibidir. Biz insanlar, güvenmeye yatkınız; çünkü bu görünmez ağ olmadan her ilişki boşluğa atılan bir adım olurdu. Ama bazen tek bir an, bu itinayla örülmüş ağı paramparça etmeye yeter.
Neden böyle? Bilim diyor ki, beynimiz tehditleri hatırlamada ustadır. Evrim boyunca hayatta kalmamız için aldatıldığımızı, yalan söylendiğini ya da yalnız bırakıldığımızı hatırlamak çok daha güvenliydi; her şeyin yolunda gittiği binlerce anı hatırlamaktan daha güvenli. Bu yüzden bir hayal kırıklığı, binlerce sadakat kanıtından daha derin iz bırakır. Güven, sinir sistemimizin yıllar boyunca geliştirdiği kalıplardan yapılmış cam gibidir. Onu birinin eline veririz ve sıkıca tutmasını umarız. Ama tek bir küçük çatlak – bir yalan, bir boşa çıkan söz, bir anlık empati eksikliği – camın kırılmasına sebep olabilir.
Belki de bu, en çok ihtiyacın olduğunda sessiz kalan bir arkadaşındır. Belki de senin övgünü kendine mal eden iş arkadaşındır. Bazen büyük şeyler değildir; sadece “Sen benim için önemli değildin” diyen küçük bir jesttir. İşte bu anlar ağırdır, çünkü güven dediğimiz şey aslında kendimizi savunmasız bırakmak, biraz da kontrolü teslim etmektir. Güvenmek, kalbimizi bir parça da olsa başkasının ellerine bırakmaktır.
Araştırmalar gösteriyor ki, güven inşa edilirken beynimiz dopamin ve oksitosin salgılar – bize yakınlık ve huzur hissi veren hormonlar. Ama bir ihanet anında stres sistemi devreye girer; kortizol yükselir, kalp hızlanır, hafıza neon ışıkları altındaymış gibi çalışır: Negatif olan her şey kazınır. Bu nedenle, güveni tek bir “özür dilerim” ile onarmak zordur. Bu, kırık bir camı yapıştırmaya benzer: Belki tekrar bir arada durur, ama çatlak hep görünür kalır. Ve her yeni sarsıntıda, camdan bir çıtırtı daha duyulur.
Ve yine de biz köprüler kurmaya devam ederiz. Risklere rağmen insanları yanımıza alır, sırlarımızı paylaşır, umutlarımızı onların ellerine bırakırız. Bu bizi kırılgan yapar, evet – ama aynı zamanda canlı kılar. Çünkü güven olmadan her karşılaşma yüzeysel, her ilişki sığ, her sabah anlamsız olurdu. Belki de güvenin güzelliği tam da buradadır: Kırılganlığına rağmen onu tekrar ve tekrar verebilmemizde. Kırılma ihtimaline rağmen yeniden cesaret edebilmemizde. Ve her seferinde, acıtsa bile, biraz daha büyümemizde.


