Dışarıdan bakınca her şey yerli yerinde gibi görünüyor, güzel bir ev, düzenli bir hayat, iyi bir iş, belki araba, belki tatiller, belki sosyal medyada paylaşılan mutlu anlar ama insan bazen bütün bunların ortasında durup içinden şu soruyu soruyor: Neden hâlâ eksik hissediyorum?
Çünkü insan sadece sahip olduklarıyla dolmaz, hatta çoğu zaman sahip oldukları arttıkça içindeki boşluk daha da görünür hale gelir, çünkü o boşluğu doldurması gereken şeyler dışarıda değil içeridedir. Ama biz genelde tersini yaparız, içimizdeki eksikliği dışarıdan tamamlamaya çalışırız, daha fazla almak, daha iyi görünmek, daha çok kazanmak, daha çok beğenilmek isteriz.
Bir noktadan sonra fark edilir ki sorun eksik olan şeylerin sayısı değil, hissedilen şeylerin eksikliğidir. İnsan bazen kalabalığın içinde yalnızdır, başarıların içinde tatminsizdir, gülüşlerin içinde yorgundur. Çünkü iç huzur satın alınamaz, anlam satın alınamaz, ait hissetmek satın alınamaz.
Bugün birçok insanın hayatı dışarıdan bakınca “iyi” görünüyor ama içten bakınca sessiz bir boşluk taşıyor, çünkü sürekli bir karşılaştırma var, başkalarının hayatına bakarak kendi hayatını ölçmek var ve bu da insanı kendi gerçekliğinden uzaklaştırıyor.
Asıl mesele şu: İnsan neye sahip olduğu değil, ne hissettiğidir. Çünkü bazen çok az şeye sahip olan biri daha dolu hissedebilirken, her şeye sahip olan biri içten eksik kalabilir.
Belki de çözüm daha fazlasını almak değil, daha fazlasını fark etmektir. Yavaşlamak, gerçekten neyin önemli olduğunu görmek, kendinle bağ kurmak. Çünkü insan dış dünyayı ne kadar büyütürse büyütsün, iç dünyasını boş bırakırsa hiçbir şey tam olmaz.


