Son dönemde Türkiye’de ev ve araba sahibi olma hayali kuranlara yönelik yeni bir sistem hızla yayılıyor. Televizyonlarda, sosyal medyada ve açık hava reklamlarında sıkça karşımıza çıkan bu kampanyalar, özellikle “faizsiz” vurgusuyla dikkat çekiyor. Tanınmış bir televizyon yüzünün bu reklam kampanyasında yer alarak insanları sisteme davet etmesi, birçok kişi için güçlü bir güven algısı oluşturuyor. Gündüz kuşağının en çok izlenen programlarıyla milyonlara ulaşan bu reklamlar, sistemin detayları sorgulanmadan kabul edilmesine ve geniş kitlelerin bu modellere yönelmesine neden oluyor.
Peki bu sistem nasıl işliyor?
Bu modelde insanlar tek başına değil, gruplar halinde ilerliyor. Aynı hedefe sahip katılımcılar bir araya getiriliyor ve herkes her ay düzenli ödeme yapıyor. Toplanan paralarla sırayla bir kişiye ev ya da araba alma hakkı veriliyor. Yani sisteme giren herkes aynı anda teslim almıyor. Kimin önce alacağı belirlenen sıraya ya da çekiliş benzeri bir dağılıma göre değişiyor.
Reklamlarda “faizsiz”, “kolay”, “hemen başvur” gibi ifadeler öne çıkıyor. Ancak sistemin en kritik noktası çoğu zaman küçük detaylarda saklı. Çünkü bu modelde evi ya da arabayı hemen almak yerine beklemek gerekiyor. Ve beklerken piyasa yerinde durmuyor.
Bugün beğenilen bir ev ya da araba fiyatı üzerinden plan yapılırken, sıra geldiğinde piyasanın bambaşka bir noktaya gelmiş olması mümkün. Özellikle son yıllarda Türkiye’de konut ve araç fiyatlarının sürekli değişmesi, bu sistemlere girenler için önemli bir soru işareti oluşturuyor. Başlangıçta hedeflenen ev ya da araç, teslim zamanı geldiğinde aynı bütçeyle alınamayabiliyor. Bu durumda kişiler ya daha farklı bir seçenek değerlendirmek zorunda kalıyor ya da planlarını yeniden yapmak durumunda kalıyor.
Sistem içinde zamanla farklı yönlendirmelerin ortaya çıkabileceği de ihtimaller arasında. “Sıran yaklaşıyor”, “az kaldı”, “şu şekilde ilerlersen daha erken alırsın” gibi teşviklerin katılımcılar üzerinde psikolojik bir baskı oluşturabileceği ihtimaller içinde. Ayrıca bu sistemlerde evi ya da aracı genellikle sisteme katılan kişinin kendisi bulmak zorunda. Yani parayı yöneten kurum değil, sisteme dahil olan kişi piyasada uygun evi veya aracı arıyor. Ancak bekleme süresi boyunca fiyatların sürekli değişmesi, başlangıçta planlanan seçeneklerin teslim zamanı geldiğinde aynı şartlarda bulunamamasına neden olabiliyor.
Bu tür sistemlerde başlangıçta alınan katılım bedeli ise sözleşmelerde açık şekilde yer alıyor ve genellikle geri ödenmeyeceği net olarak yazılı oluyor. Buna karşın katılımcının aylık olarak ödediği aidatların, sistemden vazgeçilmesi durumunda nasıl ve ne kadar sürede geri ödeneceği çoğu zaman net bir şekilde konuşulmuyor. Zaten sisteme giren birçok kişi, yarıda bırakma ihtimalini baştan düşünmüyor. Çünkü insanlar genellikle “yarıda bırakacaksam zaten neden gireyim” mantığıyla hareket ediyor. Bu da çıkış senaryolarının yeterince sorgulanmamasına neden oluyor.
Sistemin bir diğer önemli yönü ise kampanya diliyle yayılması. Televizyonlarda yoğun reklamlar, ünlü isimlerle yapılan tanıtımlar ve “sınırlı kontenjan”, “kaçırılmayacak fırsat” gibi sloganlar birçok kişide “geç kalmadan girmeliyim” hissi oluşturuyor. Oysa bu tür uzun vadeli finansal kararların kampanya heyecanıyla değil, detaylı düşünülerek verilmesi gerekiyor.
Ekonomik gerçekler dikkate alındığında ise en büyük soru sistemin sürdürülebilirliği oluyor. Türkiye’de yüksek enflasyon, döviz ve altın fiyatlarındaki sürekli artış, uzun vadeli ve sabit planlarla ilerleyen bu modelleri zorlayan en önemli faktörler arasında. Bugün belirlenen bir ev ya da araç değeri, birkaç yıl sonra çok farklı bir seviyeye ulaşabiliyor. Bu durum sistem içinde erken teslim alanlarla geç teslim alanlar arasında farkların oluşmasına neden olabiliyor.
Bu tür bir model teoride sürdürülebilir görünebilir. Ancak pratikte ancak katılımcıların oluşabilecek kayıplara katlanması halinde ayakta kalabilir. Aksi halde ekonomik şartların sürekli değiştiği bir ortamda herkesin aynı derecede memnun kalacağı bir sonuç üretmek neredeyse imkânsız hale geliyor. Enflasyonun, dövizin ve altının sürekli yükseldiği bir ülkede uzun yıllara yayılan planlarda bir kesimin avantajlı, bir kesimin ise dezavantajlı olması kaçınılmaz görünüyor.
Bu nedenle sisteme girmeyi düşünenlerin kendilerine şu soruyu sorması gerekiyor:
Bugün planladığım ev ya da araba, sıra bana geldiğinde gerçekten ulaşılabilir olacak mı?
Çünkü mesele sadece ödeme yapmak değil. Beklerken değişen piyasa koşullarını da hesaba katmak gerekiyor. Bugün güçlü reklam kampanyaları ve ünlü isimlerin desteğiyle büyüyen bu modelin, gelecekte nasıl hatırlanacağını ise zaman gösterecek. Ve belki de en kritik soru hâlâ aynı:
Bu sistem gerçekten herkes için çözüm mü, yoksa zaman içinde bazı katılımcıların kaçınılmaz olarak mağdur olacağı bir denge mi yaratıyor?


