Türkiye’de muhalefet uzun süredir doğru şeyleri söylüyor. Hayat pahalı diyor, geçim zor diyor, adaletsizlikten bahsediyor. Halk bunların yanlış olduğunu zaten biliyor. Sorun burada değil. Sorun şu: İnsanlar bu sözleri duyuyor ama içinden “tamam da sonra ne olacak?” diye soruyor.
Muhalefetin en büyük açmazı burada başlıyor. Haklı olmak yetmiyor. Haklı olduğunu hissettirebilmek gerekiyor. Bugün sokakta insanlar muhalefetin eleştirilerine itiraz etmiyor ama umut da duymuyor. Çünkü söylenenler tanıdık, çözümler ise belirsiz.
Bir başka sorun dil. Muhalefet hâlâ kürsü diliyle konuşuyor. Oysa halk mutfakta, pazarda, trafikte yaşıyor. İnsanlar uzun cümleler değil, netlik istiyor. “Bu düzen değişirse benim hayatım nasıl değişecek?” sorusuna açık bir cevap arıyor. Bu cevap gelmediğinde, haklı sözler havada kalıyor.
Muhalefetin kendi iç tartışmaları da inandırıcılığı zedeliyor. Sürekli değişen söylemler, birbirini boşa düşüren açıklamalar, liderlik çekişmeleri… Bunları izleyen seçmen şunu düşünüyor: “Bunlar kendi aralarında anlaşamıyorsa, ülkeyi nasıl yönetecek?”
Bir de güven meselesi var. Halk sadece bugünü değil, yarını da düşünüyor. “Giderse ne olur?” sorusu, “kalırsa ne olur?” sorusundan daha korkutucu hale geldiği an, muhalefet kaybediyor. Çünkü insanlar artık risk almak istemiyor. Yanlışa alışmış ama belirsizliğe tahammülü kalmamış durumda.
Muhalefetin sorunu fikir eksikliği değil, bağ eksikliği. Halkla aynı cümleyi kuramamak. Aynı duyguda buluşamamak. İnsanlar kendilerini temsil eden bir ses arıyor; yüksek değil, yakın bir ses.
Bugün gelinen noktada muhalefet için asıl mesele iktidarı eleştirmek değil. Halkın hayatına dokunan, sade, tutarlı ve güven veren bir hikâye kurabilmek. Çünkü Türkiye’de insanlar artık kimin haklı olduğunu değil, kimin yarını taşıyabileceğini merak ediyor.
Haklı olmak önemli.
Ama inandırıcı olmak daha önemli.


