Türkiye’ye gidiyorsun. Bir çorba, iki lahmacun. Hesap geliyor, duruyorsun. Bu paraya eskiden sofra kurulurdu. Bugün iki tabakla kalkıyorsun. Pahalı mı? Evet. Abartılı mı? Evet. Ama etrafına bakıyorsun: Yer yok. Masalar dolu. Kasap dolu. Market dolu. Eğlence yerleri dolu. Trafik kilit. Satılık dükkân yok. Kiralık iş yeri zor bulunuyor. Herkes harcıyor gibi. Herkesin işi tıkırında gibi.
Sonra televizyonu açıyorsun. Aynı manşetler: “Millet perişan”, “Halk aç”, “Maaş yetmiyor”. Hangisi doğru? Dışarıdaki kalabalık mı, ekrandaki feryat mı?
İkisi de doğru ama kimse gerçeği tam söylemiyor.
Bu ülkede bugün insanlar iyi yaşadığı için değil, dayanamadığı için harcıyor. Evde oturmak ağır geliyor. Dert çok, umut az. İnsan sokağa çıkıyor, cebindeki son parayı da yakıyor. Bir çorba bazen yemek değil, kaçış oluyor. “Bugün de geçsin” demek oluyor.
Bu doluluk zenginlikten gelmiyor. Borçtan geliyor. Kredi kartı, taksit, erteleme… Bugün dolu olan masaların faturası yarına yazılıyor. Türkiye’de tüketim var ama refah yok. Aradaki farkı borç kapatıyor.
Bir de şunu kabul edelim: Herkes aynı gemide değil. Nakit dönen işler var, kayıt dışı para var, birden fazla yerden kazanan var. Onlar için bu fiyatlar can yakmıyor. Ama büyük bir kalabalık var ki sadece bakıyor. Oturamıyor. Harcayamıyor. Konuşmuyor. O kalabalık görünmediği için yok sayılıyor.
Dolu restoranlar, boş cüzdanları yalanlamıyor. Aksine, bu ülkenin nasıl garip bir noktaya sıkıştığını gösteriyor. İnsanlar “nasıl olsa yarın daha kötü” diyerek bugünü yakıyor. Birikim değil, yangından mal kaçırma hali yaşanıyor.
Bu bir refah tablosu değil. Bu bir sürüklenme hali. Parlayan vitrinlerin arkasında yorgun, sinirli, borçlu bir toplum var. Gürültü çok, huzur yok.
Asıl soru şu değil:
Neden her yer dolu?
Asıl soru şu:
Bu hayat ne kadar daha böyle döner?


