Türkiye’de inanç uzun zamandır sadece kişisel bir mesele değil. Günlük hayatın içinde, dilde, davranışlarda, beklentilerde kendini gösteriyor. Ancak son yıllarda dikkat çeken bir şey var: İnanç konuşuluyor ama yaşanış biçimi değişiyor.
Bir yanda daha görünür bir dindarlık var. Söylem güçlü, semboller yaygın. Öte yanda ise gündelik hayatta artan bir yorgunluk, sabırsızlık ve tahammülsüzlük hissi. Bu iki durum yan yana durduğunda insan ister istemez şu soruyu soruyor: İnanç güç mü veriyor, yoksa sadece bir kimlik mi haline geliyor?
İnanç, insanın hayatını sakinleştirmesi gerekirken çoğu zaman yeni bir baskı alanına dönüşebiliyor. Doğruyu yapma kaygısı, yanlış görünme korkusu, başkalarının gözündeki yerini koruma çabası… Bunlar arttıkça samimiyet azalıyor. İnanç içten bir bağ olmaktan çıkıp dışarıya gösterilen bir şekle dönüşüyor.
Günlük hayatta ise bambaşka bir tablo var. Trafikte öfke, sokakta sabırsızlık, ilişkilerde sertlik… İnançla ahlak arasındaki bağ zayıfladıkça insanlar bu çelişkiyi daha çok hissediyor. Söylenenle yapılan arasındaki mesafe büyüyor.
Belki de mesele inancın artması ya da azalması değil. Mesele, inancın insanın hayatına nasıl dokunduğu. Daha sakin, daha adil, daha merhametli bir hayat üretmiyorsa, sadece konuşulan bir başlık olarak kalıyor.


