Yaşadığımız dünya çok hızlı. Sürekli bir koşuşturma, sürekli bir gürültü… Düşünüyoruz, yorumluyoruz, yargılıyoruz. O kadar alışmışız ki her şeyi çözmeye çalışmaya, bazen sadece bakmayı, dinlemeyi ve hissetmeyi unutuyoruz.
Oysa hayatın özü tam da burada başlıyor: Olduğu gibi fark etmekte.
Her şey bizim algımızla başlar. Aynı manzaraya bakan iki insanın gördüğü şey asla aynı değildir. Çünkü her birimiz hayata kendi geçmişimizle, duygularımızla, inançlarımızla bakarız. Bu yüzden algımız öznel, yani kişiseldir. Ama her şeye anlam yüklemek zorunda değiliz. Bazen sadece görmek yeterlidir. Duymak, hissetmek, durmak…
Düşüncelerimiz ve duygularımız algımızı şekillendirir. Mutluyken aynı olay daha güzel gelir, üzgünken daha ağır. İç dünyamız, dış dünyayı nasıl gördüğümüzü belirler. Çoğu zaman bunun farkında bile olmayız. Zihnimiz arka planda çalışır, biz fark etmeden yaşadıklarımızı renklendirir.
İşte farkındalık tam da burada devreye girer. Yargılamadan, etiketlemeden, “Bu iyi, bu kötü” demeden anı yaşamak… Hayatı sürekli kontrol etmeye çalışmak yerine, onun akışına biraz daha yumuşak bir şekilde eşlik etmek.
Farkında olmak, her şeyin güzel olduğu anlamına gelmez. Hayatta acı da vardır, hüzün de. Ama onları da olduğu gibi kabul etmeyi öğretir. Ne kaçmayı ne de bastırmayı… Sadece görmeyi.
Bu farkındalık hali, insanı hafifletir. Sürekli düşünmenin, sürekli sorgulamanın yarattığı yük azalır. Anın içinde kalmak, iç huzurun kapısını aralar.
Stresli, gergin ve aceleci bir dünyada yaşıyoruz. Tam da bu yüzden farkındalık bir lüks değil, bir ihtiyaç. Kendimizi ve çevremizi daha bilinçli fark ettiğimizde, hayatla daha barışık bir ilişki kurabiliriz.
Bazen değişmesi gereken dünya değildir.
Bazen sadece ona bakışımızdır.


