Son zamanlarda her yerde aynı kelime dönüyor: “Resilienz”… Yani dayanıklılık, toparlanma gücü, hayata karşı esneme kabiliyeti… Dergilerde, podcast’lerde, eğitimlerde… Herkes bir şekilde bu kelimeyi kullanıyor. Peki gerçekten nedir bu resilienz? Sadece yeni bir “popüler laf” mı, yoksa hayatın içinden gerçek bir ihtiyaç mı?
Aslında bu sorunun cevabını anlamak için teorilere boğulmaya gerek yok. Hayattan küçük bir örnek bile yeter.
Düşün ki çalışkan, disiplinli bir yönetici var: Ayşe. Aylarca uğraştığı büyük bir proje var. Gecesini gündüzüne katmış, ekip kurmuş, plan yapmış, sorumluluk almış. Tam “oldu bu iş” derken proje bir anda reddediliyor. Bir yılın emeği boşa gitmiş gibi…
Böyle bir haberi alan çoğu insanın morali çöker. Kimi “ben zaten beceremiyorum” diye içine kapanır, kimi öfkeye patlar, kimi de tamamen motivasyonunu kaybeder. Ama Ayşe derin bir nefes alıp sadece şunu söylüyor:
“Tamam… bu bir engel. Ama bir yol buluruz.”
İşte bu cümle aslında resilienz’in kendisidir.
Çünkü resilienz dediğimiz şey; insanın hiç üzülmemesi, hiç kırılmaması, hiç yorulmaması değildir. Resilient insan da acı hisseder, moral bozulur, canı yanar. Ama fark şudur: yıkılıp kalmaz.
Resilienz kelimesinin kökeni Latince “resilire”den gelir. Anlamı kabaca “geri sıçramak, yeniden toparlanmak” demektir. Eskiden malzemelerin esneme gücünü anlatmak için kullanılmış. Mesela bir şeyi bükersin, sonra eski haline geri döner ya… İşte aynı şey insan psikolojisi için de geçerlidir. Hayat seni bükebilir, kırabilir, canını yakabilir… ama toparlanabilmek başka bir güç ister.
Ve en önemli nokta şu: Resilienz doğuştan gelen bir yetenek gibi düşünülmemeli. “Bazısında var, bazısında yok” diye bakmak yanlış. Çünkü resilienz geliştirilebilir. Bir kas gibidir. Üzerine çalıştıkça güçlenir.
Peki insanın resilienz’ini ne güçlendirir?
Öncelikle insanın yanında doğru insanlar varsa, o insan daha kolay toparlanır. Çünkü iyi bir destek sistemi, bazen terapi gibidir. Bazen bir dost, bir aile üyesi, bir cümle bile insanı ayakta tutabilir.
Bir diğer şey gerçekliği kabullenmektir. “Bu başıma geldi, şimdi ne yapabilirim?” diyebilmek… Sürekli “neden ben?” diye takılı kalmak insanı aşağı çeker. Ama “tamam, olan oldu, şimdi yeni plan” demek insanı ileri götürür.
Bir de çözüm odaklı düşünmek var. Resilient insanlar, sorunu büyütüp durmak yerine çıkış arar. Çünkü bilirler: Hayat zaten sorun çıkaracak. Mesele sorunu yok etmek değil, onunla baş edebilmek.
Ve en kritik şeylerden biri de kişinin kendine olan inancıdır. Yani “Ben bunu da atlatırım” diyebilmek… Bu, kibir değil. Bu, iç güvendir.
Şunu da açıkça söyleyelim: Büyük travmalar yaşayan herkes aynı şekilde etkilenmez. Kimi uzun süre toparlanamaz, kimi ise acı çekse bile içinden güç çıkarır. Bilim dünyası da bunu yıllardır araştırıyor. Çünkü resilienz, “başına ne geldiği” değil, “senin ona nasıl cevap verdiğin” ile ilgilidir.
Peki resilienz nasıl güçlendirilir?
Bunun bir sihirli formülü yok ama günlük hayatta uygulanabilecek basit şeyler var.
Mesela farkındalık… Yani duygularını tanımak. İnsan bazen üzülür ama neden üzüldüğünü bilmez. Öfkelenir ama aslında altında korku vardır. Kendimizi izlemeyi öğrenmek, duygularımızı hemen yargılamadan “ben şu an böyle hissediyorum” diyebilmek bile insanı rahatlatır. İstersen günde 5 dakika nefes egzersiziyle bile başlanabilir. Ya da işe giderken telefona gömülmeden, sadece yürüdüğünü fark ederek… Bu bile bir başlangıçtır.
Bir diğer şey olumlu düşünmek… Ama sahte bir pozitiflik değil. “Her şey harika” demek değil. Daha çok şu: “Kontrol edebildiğim şeylere odaklanacağım.” Çünkü kontrol edemediğin şeylere takıldıkça daha çok yorulursun. Her gün akşam 3 küçük şeye “şükür” demek bile insanın bakışını değiştirir.
Destek ağı da çok önemli. İnsan yalnız kaldığında zihin daha karanlık çalışır. Ama bir şey paylaşınca yük hafifler. Dostlarla görüşmek, aileyle konuşmak, bir topluluğa katılmak… Bunlar “lüks” değil, insanın ihtiyacıdır.
Kendine iyi bakmak da resilienz’in temelidir. Çünkü tükenmiş bir insan güçlü kalamaz. Uyku, yürüyüş, küçük molalar, sevdiğin şeyleri yapmak… Bunlar bencillik değildir. Kendini ayakta tutmaktır.
Ve tabii öğrenmek… İnsanın kendini geliştirmesi de resilienz’i artırır. Çünkü yeni bilgiler yeni bakış açısı getirir. Yeni bakış açısı da insanı sıkıştığı yerden çıkarır.
Özetle resilienz, insanın içindeki “yeniden başlama” gücüdür. Her darbe bizi yıkmak zorunda değil. Bazen o darbeler bize yeni bir yön gösterir. Bazen “kayıp” sandığımız şey, aslında bir uyarıdır. Bazen de en güzel kapılar, kapandığını sandığımız kapıların arkasından açılır.
Resilienz bir kelime değil sadece… Bir yol haritasıdır. Hayatın dalgaları her zaman olacak. Mesele dalga gelmesin diye dua etmek değil… O dalganın üstünde kalmayı öğrenmek.


