Sınav dönemleri çocuklar ve gençler için kolay değil. Bazen sanki sadece bir sınav varmış gibi görünür ama aslında çocukların omzunda koca bir “başarma baskısı” olur. Kimi zaman kendi kendilerine yüklenirler, kimi zaman çevreleri fark etmeden onları sıkıştırır. Anne-baba olarak biz de doğal olarak “yardım edelim, destek olalım” isteriz. Ama tam burada kritik bir nokta var: İyi niyetle yapılan bazı şeyler, çocuğa iyi gelmek yerine daha çok zarar verebilir.
Bu konuda genelde iki uç görüyoruz. Birinci uç, çocuğu fazlasıyla zorlamak… İkinci uç ise çocuğun yaşadığı kaygıyı küçümsemek.
Mesela Leon’u düşünelim. 12 yaşında. Okuldaki ilk ciddi sınavlarla tanışıyor. Ailesi “en iyisi olsun” diye hemen kolları sıvıyor: kaynak kitaplar alınıyor, özel ders ayarlanıyor, sıkı bir program hazırlanıyor. Her akşam iki saat çalışma şart. “Çalışmazsan ileride iyi bir iş bulamazsın” cümlesi de sürekli tekrarlanıyor.
Sonuç ne oluyor? Leon sınav yaklaştıkça iyice geriliyor. Öğrenme isteği gidiyor, mutsuzlaşıyor, içten içe sıkışıyor. Ama ailesi bunu fark etmek yerine çocuğu yanlış okuyor: “İnat ediyor”, “tembel”, “anlamıyor” diye düşünüyor. Oysa Leon’un ihtiyacı daha fazla baskı değil; anlaşılmak. Belki korkuyor, belki zorlandığı bir konu var, belki de sadece bu tempoya yetişemiyor. Ama kimse oturup “Bu çocuk neden böyle oldu?” diye sormuyor. Çocuğun iç dünyasına girilmediği için plan daha en baştan çökmeye başlıyor.
Bir de Anna var. Başarılı bir öğrenci. Düzenli, planlı, sorumluluk sahibi. Ailesi de onun bu haline güveniyor. Sınavlar yaklaşınca Anna “ben çok korkuyorum” demeye başlıyor, “ya yapamazsam?” diye kaygısını dile getiriyor. Ama ailesi hemen geçiştiriyor: “Sen yaparsın zaten, sen her şeyi biliyorsun.”
Dışarıdan bakınca bu cümle destek gibi duruyor. Ama çocuğun içinde bambaşka bir etkisi oluyor: Anna kendini yalnız hissediyor. Çünkü korkusu görülmüyor. “Ben anlatıyorum ama kimse anlamıyor” duygusu büyüyor. İyi öğrenci olmak, sınav kaygısı yaşamayacak demek değildir. Tam tersine bazen en başarılı çocuklar, en çok baskıyı kendi kendine yapar.
İşte bu iki örnekte de aslında anne-baba olarak bir yerde hata yapıyoruz. Biri “fazla bastırmak”, diğeri “fazla hafife almak.” Peki doğru olan ne?
Doğru olan şey şu: Çocuğun yanında durmak ama çocuğun üstüne çıkmamak.
Leon gibi çocuklarda yapılacak en doğru şey önce iletişimdir. “Neden olmuyor?” diye kızmak yerine “Nerede zorlanıyorsun?” diye sormak gerekir. Çocuğun ne hissettiğini anlamak, onun korkusunu küçümsememek, onu dinlemek… Bazen sadece bir cümle bile büyük fark yaratır: “Senin yanındayım.”
Sonra şunu unutmamak lazım: Her çocuk aynı şekilde öğrenmez. Kimi sessizlikte daha iyi çalışır, kimi kısa kısa tekrarlarla… Kimi yazarak öğrenir, kimi anlatarak. Kimi müzikle odaklanır, kimi kesinlikle müzik istemez. Anne-babanın görevi “ben böyle öğrenirdim” diye dayatmak değil; çocuğun yöntemini bulmasına yardım etmektir.
Bir diğer önemli konu denge. Sadece ders olmaz. Çocuk dinlenmeden, nefes almadan, eğlenmeden çalışırsa bir noktada patlar. Molalar, yürüyüş, hareket, küçük kaçamaklar… bunlar tembellik değil, yeniden enerji toplama işidir.
Bir de olumlu geri bildirim meselesi var. Sürekli yanlışlara odaklanmak çocuğu küçültür. Ama küçük ilerlemeleri görmek çocuğu büyütür. “Bak burayı dün yapamıyordun, bugün daha iyi” demek bile çocuğun özgüvenini toparlar.
Çalışma ortamı da küçümsenmemeli. Dağınık, karanlık, sürekli bölünen bir ortamda hiçbir çocuk verimli olamaz. Bazen çözüm dersin kendisi değil, masanın düzenidir.
Ve en önemlisi: Gerçekçi beklenti. Her sınav mükemmel geçmez. Bazen kötü not alınır. Ama hayat bitmez. Çocuğun çabası görülmeli. “Sonuca değil, emeğine bakıyorum” mesajını alan çocuk daha sağlam yürür.
Anna gibi çocuklarda ise en büyük ihtiyaç “ciddiye alınmak”tır. “Sen zaten yaparsın” demek bazen yetmez. Çocuk korkuyorsa, o korku gerçektir. Mantıklı görünmese bile gerçektir. Bu yüzden “abartıyorsun” yerine “anlıyorum” demek gerekir.
Bu çocuklara geçmiş başarılarını hatırlatmak çok işe yarar. “Daha önce de zorlandın ama başardın” demek, çocuğun kendi gücünü tekrar görmesini sağlar.
Bazı çocuklarda sınav kaygısı çok yükselir. O zaman birlikte nefes egzersizi, kısa rahatlama teknikleri, gevşeme çalışmaları gibi şeyler denenebilir. Hatta bazı durumlarda profesyonel destek almak da gerekebilir. Bu bir zayıflık değildir. Bu, çözüm aramaktır.
Bir de küçük sınav ritüelleri çocuklara güven verir: sınavdan önce birlikte kısa yürüyüş, aynı kahvaltı, sakin bir müzik… Çocuk “bu düzen bana iyi geliyor” der ve biraz toparlanır.
Anne-babaların kendi sınav tecrübelerini anlatması da işe yarar. “Ben de korkardım” demek çocuğu yalnızlıktan çıkarır. Çünkü çocuk çoğu zaman şunu sanır: “Bir tek ben böyleyim.” Halbuki değil.
Sonuç olarak mesele şu: Sınav dönemi, anne-babanın kendi korkularını çocuğa yükleyeceği bir dönem değildir. Bu dönem çocuğa güven vermek, yanında durmak ve onu doğru şekilde desteklemek dönemidir. Ne fazla baskı… ne umursamazlık… En doğru yer, ortasıdır.
Çocuğun ihtiyacı bazen bir ders programı değil; birinin onu gerçekten görmesidir. Bunu başardığımızda sınav geçer, ama o güven kalır. Çocuk “zor zamanda yanımda durdular” diye hatırlar.


